Aynadaki Gölge
Yazar: Mehmet Korkmaz

Aynadaki Gölge Karakol; hemen önünden geniş, iki şeritli asfalt bir karayolunun geçtiği, arkasını ise Hatay’ın güneşte kavrulmuş yeşili zeytinliklerle ve alçak dağ etekleriyle kaplı coğrafyasına yaslamıştı. Asfaltın hemen kenarındaki nizamiyenin gerisinde, kırmızı-beyaz boyalı beton zemin üzerine işlenmiş devasa bir Türk bayrağı, binanın tam önünde uzanıyordu. Açık krem rengi cepheli, kiremit kırmızısı çatılı üç katlı ana binanın sağ tarafında geniş beton bir saha, sol tarafında ise üstü kapalı uzun bir araç otoparkı bulunuyordu. Nizamiyenin önünde, çelik miğferi kafasında sıkıca oturan ve G3 piyade tüfeği gövdesine yaslı bir şekilde dikilen er, gergin adımlarla volta atıyordu. O sırada binanın giriş kapısından koşarak çıkan diğer er nefes nefese nizamiyeye yanaştı. Nöbetçi er, tüfeğini omzuna doğru kaydırıp sitemle yüzüne baktı: “Ayıpla hemşo, on dakika taktın nöbeti.” Geciken er, mahcup bir ifadeyle elini ensesine götürdü: “Kardaşım valla tuvaletten geliyom.” Cümlesi henüz bitmişti ki, ansızın duyulan keskin bir korna sesiyle irkilerek nizamiyenin girişine döndüler. Kapıda gri bir araba beklemekteydi. Nöbetçi er aniden ciddileşerek mevzisindeki araç altı arama aynasını kavradı. Diğer er hemen aracın sürücü tarafına yönelip camın açılması için el hareketiyle işaret yaptı. Bu sırada nöbetçi er, tekerlekleri üzerinde kayan arama aynasını aracın altına doğru sürdü; aynayı ileri geri hareket ettirerek şasiyi ve tüm alt gövdeyi titizlikle kontrol etti. Sürücü koltuğunda sakin bir hareketle camı aşağı indirdi. Dudaklarının arasında duran sigarasından hafif bir duman üfleyerek, “Hayırlı nöbetler asker,” dedi. Er, mesleki ciddiyetinden ödün vermeden, “Kimlik lütfen,” diye karşılık verdi. Sürücü, cebinden çıkardığı kimliği uzatırken tek kaşını kaldırıp, “Cemal Yüzbaşı karakolda mı?” diye sordu. Er, uzatılan kimliğe göz attığı an karşısındakilerin sıradan sivil olmadığını fark etti ve hemen gerisindeki arkadaşına seslendi: “Hasan, aç kapıyı!” Ardından yüz ifadesini toparlayıp dikleşti ve, “Hoş geldiniz komutanım,” diyerek kimliği geri uzattı. Sürgülü demir kapı iki yana açılırken araba ağır bir manevrayla nizamiyeden içeri süzüldü. Nöbet kulübesinin önünde kalan er, arkadaşına doğru dönerek, “Haso, gelenler komutan çıktı,” dedi. “Yüzbaşının odasına kadar eşlik et de fırça yemeyelim.” Hasan, tekerlekli arama aynasını kulübenin kenarına bırakıp G3 piyade tüfeğini omzuna astı ve içeri giren araca doğru adımlamaya başladı. Araba avlunun ortasında durduğunda, kapılar aynı anda açıldı. Uzun yolun yorgunluğunu üzerlerinden atarcasına dışarı adım attılar. Soluk soluğa yanlarına varan Hasan, kararsız bir an yaşadı; karşısındaki adamların sivil giyimli olmalarına rağmen üstlerinde taşıdıkları o keskin, otoriter havanın sivil olmadıklarını bağırdığını sezdi. Barış, hafifçe gülümseyerek Hasan’ın omzuna samimi ama babacan bir ağırlıkla elini koydu: “Nasılsın asker?” Hasan karşısındaki adamın bu rahat tavrı karşısında irkildi, refleksle göğsünü kabartıp bacaklarını birleştirerek gür bir sesle tekmili bastı: “Hasan Kâğıtçı, Yozgat! Emret komutanım!” Barış yüzündeki geveze sırıtışla elini Hasan’ın omzundan çekip ellerini cebine attı: “Rahat asker, patlatma o ses tellerini hemen. Söyle şimdi, Rıza Başçavuşum nerede?” Arkalarından, fındıklıkların arasından esen rüzgârı bile susturacak kadar tok, kalın ve basık bir bariton ses patladı: “Gevşek Pim, İstikamet sağın. Marş, marş!” Barış aniden irkilerek arkasını döndü. Karşısında duran adam, yılların karakol koridorlarında, demir disiplininde ve sert dağ güneşinde piştiği her hâlinden belli olan Astsubay Kıdemli Başçavuş Rıza’ydı. Alnına derin çizgiler oturmuş, göz kenarları kaz ayaklarıyla dolmuştu; ama o keskin, insanı şerit şerit çözen bakışlarından zerre şey kaybetmemişti. Üstündeki ütülü kamuflajı ve hafifçe öne eğik ama devasa duruşuyla tam bir karakol demirbaşıydı. Barış’ın yüzündeki o alaycı sırıtış anında silindi; ayaklarını çat diye birleştirip esas duruşa geçti: “Barış Demir, İzmir! Emret komuta…