1.ẞölüm
Yazar: Derya Boz

. Başladığınız tarihi buraya yazınız ~ Beklenen gün gelip çatmıştı. Seneler boyunca süren dersler, sınavlar, projeler, sabahladığımız günler, vizeler, finaller, uykusuz kalınan günler... Ve en nihayetinde bütün verdiğimiz emeklerin, hazırlıklarını yıllardır yaptığımız her şeyin karşılığını alacağımız gün gelmişti. “Hazır mısın?” diye sordu Umay, göz göze geldiğimizde. “Hazırım,” dedim, içimdeki heyecanın hızla arttığını fark ederek. Fakülteden içeriye adım attığımızda, büyük bir ihtişamla süslenmiş bahçeyle karşılaşmayı beklemiyordum. Umay da benimle aynı fikirde olmuş olacak ki, “Vay canına!” dedi, beğeniyle. Eylül ayının ortalarındaydık, hava serindi ama güneşin son ışıltıları her şeyin üstüne sıcak bir dokunuş bırakıyordu. Ağaçlar, farklı tonlara sahip yapraklarını dökmüş ve yerlere rengârenk halılar sermişti. Fakülte alanı, tören için yapılan hazırlıklarla adeta bir şölen havası yaratmıştı. Sandalyeler düzgün sıralar hâlinde yerleştirilmiş, kürsü ise konuşma için büyük bir platforma dönüştürülmüştü. Her şey mükemmel bir düzen içindeydi, sanki gözler önüne serilen bir tablo gibiydi Arka planda orkestranın hafif melodisi havada süzülerek bir huzur yaratırken, içimde bir an tarif edilemez bir burukluk hissettim. Fakültede geçirdiğim tüm anılar gözümün önünde birer birer canlandı. Koridorlarda yankılanan kahkahalar, tartışmalar, kütüphanede geçen uzun saatler, not peşinde koşuşturmalar, son dakikada yetişmeye çalışılan dersler, ağlamaktan şişmiş gözler, dostluklar, ihanetler... Hepsi birer hayatta kalma savaşımdı ve ben bu zorlu savaştan galip çıkıp başarmıştım. Umay’ın bana seslenmesiyle anılardan sıyrılıp ona döndüm. “Sen beni duymuyor musun?” “Dalmışım” diye cevap verdim. Hüznüm sesime de yansımış olmalı ki aniden kafasını bana çevirdi. Şaşırmış bir ifade yüzüne yerleşmişti. “Ne oldu, niye yüzün düştü senin?” diye sordu. “Bilmem,” dedim, dudak büzerken. Biraz duraksadıktan sonra ekledim: “Sanırım burayı şimdiden özleyeceğimi hissettim.” Umay burnundan derin bir nefes alıp 'ufff' dercesine geri bıraktı. “Bir okuldan ayrılalım da öyle özle İzel, bir okuldan ayrılalım.” Sitemle söylenmesine güldüğümde, kaşları havaya kalktı. “Sen bir de gülüyor musun ya?” diye sordu hayretle. “Kızım, senin yüzünden üniversite hayatım, senin inekliğini izlemekle geçti!” Gözlerimi devirdim. “Abartma be, sende.” “Abartma mı?” Ters bakışlarına karşılık, “Yani?” dercesine bakışlarımı yüzüne sabitlememle gözlerini devirip hafifçe eğilerek elleriyle tırnak işareti yaptı. “Küçük bir hatırlatma,” dedi alaycı bir gülümsemeyle. “Birazdan bütün gözler önünde fakülte birincisi olarak konuşma yapacağını unuttun herhâlde.” “Sağ ol ya,” dedim ters bir tavırla. Sabahtan beri heyecanlanacak bir şey olmadığını, her gün sahnedeymişim gibi kendime verdiğim telkinler hepsi uçup gitti sayende Umay kahkahayı basıp, “Sen asıl kürsüde konuşma yaparken beni gör,” dediğinde ona hızla döndüm. “Umay, sakın!” diye uyardım. “Bak, rezil olurum. Herkesin içinde beni güldürecek bir şey yapma!” “Konu Umay olunca yapabileceklerinin bir sınırı olmadığını gayet iyi bildiğim için önlem almalıydım. Kendisi, bunu üniversite hayatım boyunca iyice anlamamı sağlamıştı.” Sınıfın ortasında yüksek sesle kahkaha atıp herkes bakarken “Ne var canım, espriyi ben yapmadım, İzel güldürdü” diyerek beni ateşe atmış; grup sunumunda konumuz boşanma sebepleriyken, hazırladığımız metni hiçe sayıp bir anda “Doğrusunu isterseniz hocam, bence en yaygın sebep: karşı tarafın WhatsApp’ta çevrimiçi olup yazmaması” deyip hem sınıfı kırıp geçirmiş, hem beni yerin dibine sokmuştu. “Gerçek arkadaşlıklar bunu gerektirir, bilmiyor musun?” diye gülmeye devam edince ciddi bir ifadeyle yüzüne bakmayı sürdürdüğümde gülmeyi kesti. “Of, tamam be,” diye çemkirdi. “Hem sen benim böyle şeyler yapacağımı düşünüyor musun?” Cevap vermeyecek kadar sessiz kaldığımda bakışlarını bana çevirdi “Şüpheli,” dedim, başımı hafif yana eğerek. “Aşk olsun, İzel,” dudağını büküp nazlı bir ifadeyle suratını astığında, bu tatlı hâline kayıts…