GÜNEŞİN ARDINDAKİ GÖLGE
Yazar: BeyazKuzgun

Güneş, perdelerimin arasından ince bir çizgi gibi süzülürken gözlerimi araladım. Geceyi uykusuz ve huzursuz geçirmiştim; yastığımın kenarına sıkışmış düşüncelerim hâlâ başımın etrafında dönüyordu. Bu sabah gökyüzü beklenmedik derecede parlaktı. Gök maviye çalan bir berraklığa bürünmüş, karşı apartmanın pencerelerinden yansıyan ışık odamı altın gibi doldurmuştu. Hızlıca yataktan doğrulup banyoda kişisel ihtiyaçlarımı hallettikten sonra mutfağa yöneldim. Kendime kahve hazırladım. Taze kahvenin kokusu bir anlığına içimdeki düğümü gevşetti. Kupamı alıp salonun köşesinde, pencerenin hemen yanındaki çiçek sehpasının önüne geçtim. Anneme dair hatırlayabildiğim kıymetli anılarımda onunda böyle bir köşesi vardı. Çiçeklerle uğraşmayı onları büyütüp güzelleştirmeye bayılırdı. Toprağı kuruyan menekşelere dikkatlice su verirken, barış çiçeğinin o bembeyaz çiçeklerinden birine parmak uçlarım hafifçe değdi. Ne zaman içim sıkışsa, kendimi bu yaprakları okşarken, annemin kokusunu o saksıların nemli toprağında ararken bulurdum. İstanbul’a üniversite için Zeynep’le birlikte geldiğimizde dayım bize bu evi hazırlatmıştı. Birkaç eşya, iki oda, kurulu bir düzen. Elimden geldiğince annemin seveceği şekilde eşyaları yerleştirmeye çalışmıştım. Sanki bir yerlerden beni görebilirmiş gibi onun kızı olmaya devam ettiğimi göstermek istiyordum. Bu ev benim için hem yeni bir sığınak hem de yeni bir başlangıç olmuştu. Zeynep altı ay önce evlenip kendi yuvasını kurunca bunca anıyı paylaştığımız bu ev birden sessizleşmişti. Sessizlik çoğu zaman ruhumu dinlendirirdi ama bugün, içimdeki o boşluğu daha da belirgin kılıyordu. Üzerlerine kapılar kapattığım, yok saydığım duygularım kalbimi ele geçirmek için ağrılı bir savaş veriyordu. Annem öldüğünde, dünya başıma yıkılmış gibi hissettiğim o günlerde, dayım ve yengem beni kendi kızları gibi sahiplenmişti. Küçük Miray’ın o çaresiz, kaybolmuş bakışlarını, dayımın sert ama her zaman güven veren sesi toparlamıştı. O ses şimdi, kilometrelerce uzakta bile olsa hâlâ zihnimde yankılanıyordu. Kahve kupasını tezgâha bırakıp derin bir nefes aldım. Gitmek zorundaydım ama bugün adliyede girilmesi gereken duruşmalarım vardı. Mesleki sorumluluklarımı öylece arkamda bırakıp kaçamazdım. Bir an için Egemen’i ve dün gece yaşananları düşününce içimdeki huzursuzluk yeniden kıpırdandı. Yine de şu an yapabileceğim bir şey yoktu. Önce adliye, sonra Balıkesir… Kararımı vermiştim. Üzerime resmi bir pantolon takımı geçirip saçlarımı hızla topladım. Çantamı alırken gözüm bir an salondaki çiçek köşesine takıldı. Çantamı alırken gözüm bir an salondaki çiçek köşesine takıldı. Annemin hatırasını taşıyan o küçük köşeye son bir kez baktım. Sanki birazdan çıkacağım bu yolda bana güç vermesi için, annemden sessizce destek ister gibiydim. Bakışlarımı çekip kapıya yöneldim. Arabaya binip doğrudan şirkete sürdüm. İstanbul’un sabah trafiğinde ilerlerken aklım hâlâ Egemen’deydi. Her ne kadar kendimi duruşmalara odaklamaya çalışsam da zihnimin bir köşesinde aynı soru dönüp duruyordu: Ya geç kalırsam? Ofise adım attığımda sabahın ilk ışıkları koridorları yeni yeni aydınlatıyordu. Masama geçip bugün görülecek davaları son kez gözden geçirdim. Dosyaların arasında gözlerim satırlarda ilerlerken aklımı birkaç saatliğine de olsa her şeyden uzaklaştırmaya çalışıyordum. Son dosyayı da çantama yerleştirip ayağa kalktım. Çıkmadan önce sekreterin yanına uğradım. “Duruşmalardan sonra doğrudan şehir dışına çıkacağım. Acil bir şey olursa ararsınız.” Başımı hafifçe sallayıp ofisten çıktım. Artık önümde yalnızca birkaç duruşma ve ardından Balıkesir vardı. Günün sonunda beni bekleyen şeyin sıradan bir yolculuk olmayacağını biliyordum. 💫 İstanbul’un o boğucu trafiğini geride bırakıp otobana çıktığımda, kilometreler tekerleklerin altında sessizce erimeye başladı. Yol uzadıkça, arabanın içindeki derin sessizlik zihnimdeki gürültüyü daha da belirginleştiriyordu. Camdan süzülen rüzgâr saçlarımı dağıtırken, hayatın bizi ne ara bu kadar aceleci, bu kadar erken büyümek zorunda kala…