36. Bölüm
Yazar: İrem Çiftçi

Bakışlarımı elimi tutan Savaş'ın yüzüne çıkarmıştım ama o bana bakmıyordu. Usulca elimi tutuyor ve benim yaptığım gibi sessizce kulübeleri süzüyordu. Bakışları sertleşmişti, o da biliyordu bazı şeylerin artık eskisi gibi olmayacağını ama bunu yanımda dillendirmekten kaçınıyordu. Hayatım birkaç günde tepetaklak olmuştu. Derin bir nefes alıp gözlerimi şeytanın kısılmış gözlerinden çekip tekrar kulübelere çevirdim. Gökyüzü, sanki buraya vedamızı hissetmiş gibi sabahki güneşin yerini kasvetli bulutlara bırakmıştı. Yağmur yağacağa benziyordu. Yavaşça iç çektim ve elini tutmaya devam ederken başımı usulca Savaş'ın omzuna yasladım. Bir kanadını etrafıma dolayarak beni daha çok çekti kendine. Hafifçe güldüm. "Sanırım artık yeni bir yolculuğa hazırım." Dedim ve gözlerimi kapattım. Bakışlarının bana döndüğünü hissettim. Burnumun üzerinde soğuk bir yağmur damlası hissetmemle gözlerimi açtım ve başımı kaldırdım. Yağmur gitme zamanının geldiğini söylüyordu. Zamanla hızlanan damlalara homurdanarak baktım. "Dolunay," Şeytan adımı mırıldandığında ne demek istediğini anladım. Artık gitmemiz gerekiyordu. Zaten yağmurda daha fazla kalırsam kanatlarım ıslanacak, hassas tüyler ağırlaşacak ve yürümemi kesinlikle zorlaştıracaklardı. Yavaşça yutkundum ve yanan gözlerimi umursamadan şeytanın beni yönlendirmesine izin verdim. Arabaya gelene kadar elimi bırakmamış, arka kapısını açarak binmemi sağlamıştı. O da şoför koltuğundaki Alp'in yanına, ön koltuğa oturduğunda bir süre etrafa sessizlik çöktü. Sessizliği bozan ise Alp'in arabayı çalıştırması oldu. Bizi sessizce izleyen abi kardeş kesinlikle düşüncelerini ele vermeselerde Alp’in birkaç kez sırıtarak bize baktığına şahit olmuştum. Yol boyunca birden fazla kez imalı sözlerde bulunmuştu ama şeytan her seferinde onu susturmuştu. Arka koltukta ben ve Ela sessizce oturuyorduk. Savaş ve Alp ise bir şeyler hakkında konuşuyorlardı ama pek ilgilendiğim söylenemezdi. Başımı cama yaslayıp üşümemek için kanatlarımı bedenime doladım ve camdan süzülen yağmur damlalarını izlemeye başladım. Ormanın içinde, gür ağaçların arasında patika boyunca ilerliyorduk. Nereye gittiğimiz hakkında hiçbir fikrim yoktu. Sadece Krallığa gittiğimizi biliyordum. Krallıkla ilgili endişelerim vardı... Ya Savaş'ın ailesi beni sevmezse? Yanlarında fazlalık olmak istemiyordum, bu durum canımı çok sıkıyordu. Savaş'ın her seferinde sorun yok demesi beni rahatlatmıyordu. Biliyordum bir sorun vardı. En büyük olanı ise Savaş'ın ailesine benim yüzümden yalan söylemesiydi. Umarım bu yalan çok büyük bir kavgaya yol açmazdı çünkü şeytan uzun zamandır yanlarında değildi ve bunun sorumlusu bizzat bendim. Benden hoşlanmayabilirlerdi. Yolculuktaki rahatsız uykumdan, arabanın durmasıyla uyandım. Boynum arabada uyuduğum için tutulmuştu. Oflayarak diğerlerinin yaptığını yaparak arabadan indim ve pelerinime sarılarak kapıyı arkamdan kapattım. Etrafı incelerken yüzüm buruştu. Yağmur dinmişti ama bulutlar ısrarla gökyüzünde durmaya devam ediyordu. Kısık bakışlarımı gökyüzünden çektim ve önümdeki büyük kaya kütlesine çevirdim. Bir dağın önünde durmuştuk. "Neden burada durduk?" Arabanın bagajından bir takım kılıç ve hançer çıkaran Alp ve Savaş’a yöneltmiştim sorumu. Ela’da yanlarındaydı. Hayır, onlara ne için ihtiyaç duydukları hiç ilgimi çekmiyordu, bunu sormayacaktım. Şeytan iki kılıcı ve hançerleri kemerine sabitleyerek yanıma geldi. Dağa kısa bir bakış attı. Siyah pelerini kanatlarını örtüyor, arkasında dalgalanıyordu. Bu durumda bile nasıl bu kadar muhteşem görünüyordu? Benim saçlarım uyuduğum için karışmış, üzerimdeki kıyafet ise şimdiden buruşmuştu. Vampirlerin yanındayken ona sırnaşan güzel kızı hatırlayınca irkildim. Bu halimle o kızın yakınına bile yaklaşamazdım ama evet, şu anda kıskançlık krizine girmenin sırası değildi. "Geçiş kapısı burada." dediğinde daldığım düşüncelerden sıyrılarak kaşlarımı çattım ve bakışlarımı ondan çekerek dağa yönelttim. Taş kütlesi son derece normal görünüyordu. Savaş gözlerini dağdan çekti ve Ela’ya dikti. Ela, ne deme…