30. Bölüm
Yazar: İrem Çiftçi

Savaş, karnının sağ tarafını tutup dizlerinin üzerine düştüğünde nefes alamadım. Yerimde donup kalmıştım. Etraf birbirine girmişti ama benim bakışlarım tek bir noktadaydı. Yanına gitmeliydim, ona yardım etmeliydim. İyi olduğunu bilmeye ihtiyacım vardı... Dolu gözlerimi soğuk metali tutan avcıya çevirdim. Gördüklerinden memnunmuş gibi sırıtarak yerde acı çeken Savaş’a bakıyordu. Bir şeyler söylüyordu ama onu duyamıyorum. Yavaşça yutkundum ve gördüklerimi idrak etmeye çalıştım. Aniden omzumda bir el hissetmemle korkarak arkama baktım. Ece endişeli gözlerini bana dikmişti. "Dolunay..." dedi ve duraksadı. Gözleriyle aceleyle etrafı taradı. "Buradan gitmeliyiz!" Kolumdan çekiştirerek beni ormana sürüklüyordu. Kanatlarımı itiraz edercesine kendime çekmeye çalışarak başımı olumsuz anlamda salladım ve kolumu mengene gibi saran parmaklarından kurtardım. "Hayır, onun yanına gitmeliyim Ece!" Dolan gözlerimi arkamıza çevirdim ve dizlerinin üzerine düşmüş şeytana içim titreyerek baktım. "O-onu orada bırakamam, yardıma ihtiyacı var. Abimlerin yardıma ihtiyacı var." Ben sözlerimi tamamlayamadan Ece bize doğru fırlayan oktan beni kolumdan çekerek son anda kurtardı. Ok ağaca saplanırken gözlerim korkuyla irileşti. Kurtlar ve avcılar resmen birbirine girmişti, etrafta acı dolu ulumalar ve çığlıklar yankılanıyordu. Kalbim hızlanırken bütün bedenim bir kurdun, bir başka avcının kolunu ısırmasını görmemle titredi. Tanrım, sanırım panik atak geçiriyordum! Başını olumsuz anlamda sallayan Ece omuzlarımdan tuttu ve beni kendime gelmemi istercesine sarstı. "Biz bir şey yapamayız Dolunay!" Gözlerimin içine baktı. "Onlar Avcı. Özellikle sen, kanatlarınla daha yürüyemezken hiçbir işimize yaramazsın! Hemen gitmeliyiz buradan!" Arkamızdan şeytanın acı dolu homurtuları geldiğinde daha fazla duramadım, sanki benim yerime içgüdülerim devreye girmişti. Zaman kaybediyordum ve bildiğim tek şey, ben bu durumda olsaydım şeytanın bana yardım edeceğiydi. Bir şeyler yapmalıydım! Acilen işe yaramam gerekiyordu. Ece’nin arkamdan bağrışını görmezden gelerek önümüzde birbirine girmiş kahverengi poslu kurdu ve iriyarı avcıyı hızlıca geçtim. Yanlarından geçerken avcının fırlattığı bir hançer tam yanımdaki gri kurda saplandığında gözlerim irileşti. Kurt acıyla ulurken korkuyla en yakınımdaki ağacın arkasına saklandım ve derin derin nefesler almaya çalıştım. Beyaz elbiseme kan sıçramıştı. Of! Benim şu anda evde oturup diğer genç kızlar gibi dizi izlemem falan gerekiyordu, havada uçan hançerlerden kaçmam değil! Sanırım daha demin bu fantastik dünyadaki ilk travmamı yaşamıştım ama ne bekliyordum ki? Bu vahşi yaratıkların arasındayken elbette kan ve ölüm görecektim. Ertelemenin anlamı yoktu. Kanatlarımı sırtımda acı çeksemde neredeyse katlayabilmiştim. Ne kadar ağrısalarda sanırım hayatta kalma içgüdüsüydü bu bilmiyordum ama artık yere değmiyor, zorda olsa sırtımda sabit duruyorlardı. Ağacın arkasına kanatlarımı katlayarak daha fazla büzüştüm ve yutkundum. Ağacın sol tarafındaki kalın dalına saplanmış gümüş saplı hançeri çıkardım ve elimle sıkıca kavradım. Eh, en azından artık bir silahım ve doğru dürüst kullanamadığım doğa güçlerim vardı. Başımı ağacın arkasından çıkartarak korku dolu gözlerimi şeytanın bulunduğu yere diktim. Oradaydı, iki avcı kollarından tutmuş onu yere sabitlemişlerdi. Üstü kan olmuştu, yüzünde de birkaç sıyrık vardı. Abim ve Yiğit hiçbir yerde yoktu ve etrafa bakılırsa kimse ona yardım edecek durumda değildi. Pekala, iş başa düşmüştü. Hiç düşünmeden yanlarına ilerlemeye başladım ve doğaya içimden yalvardım. Etrafıma bakmıyordum çünkü bakarsam kendimi kaybederdim. Bakışlarım sadece o ve onun buz mavisi gözlerindeydi. Beni gördüğünde gözleri irileşti ve başını iki yana salladı. Sanırım git demeye çalışıyordu ama üzgünüm şeytan, artık çok geçti. Etrafımda toplanan gücü hissedebiliyordum. Doğa sanki bana fısıldıyordu ama benimle inatlaşmak istermiş gibi onu kullanmama izin vermiyordu. Başımı yanıma, toprağa çevirdiğimde yerde yeni filizlenen sarmaşıkların bana…