16.Bölüm: "Zamanda Kaybolmak"
Yazar: Sümeyye Demirkan

16. “Zamanda Kaybolmak” Günler, haftalar ve aylar… Bir şekilde geçiyordu. Hayatımda bu süreçte çok da bir değişim olmadığını söylersem yalan mı söylemiş olurdum bilmiyordum. Ah, gelin size baştan bir özet geçeyim. İstanbul’dan döndükten sonra Sıraç’la birlikte Ankara’da görmediğim yerleri ziyaret etme fırsatı yakaladım ve çok eğlendim. O gerçekten bana kendimi öyle özel ve eşsiz biriymişim gibi hissettirmişti ki sanki kalbimde büyük bir acı yok da orada sadece kelebekler yuva yapmış gibiydi. Sonrasında okulumuz kaldığı yerden devam etti ve vizeler, finaller derken son haftalara girmiş bulunduk. Bugün son finalimi vereceğim gündü. Birkaç ay sonunda mezun senemize girmiş olacaktık. Şimdiden iş hayatına atılmak için heyecanlı sayılırdım çünkü daha çok para kazanıp hayatımı idare etmem gerekiyordu. Sorumluluklarım büyüyordu. Her neyse buralar epey sıkıcı farkındayım… Durun size tatlı bir gelişme söyleyeyim; Günseli ve Ferit konuşuyor. Yeni yeni ama… Ferit haftalar boyunca Günseli’ye yazdı ama asla geri dönüş alamadı çünkü üslup konusunda biraz hataları vardı ama insanız elbette bazen karşımızdakini nasıl kırdığımızın farkına varamıyoruz. Günseli de bunu bekledi ve en nihayetinde o da içinde sakladığı minik pembe hisleri dışarı vurdu evet kesinlikle pembe çünkü bu renkten nefret ediyor ama arada giymeyi de ihmal etmiyor tıpkı Ferit’e karşı olan hisleri gibi; ondan nefret ettiğini söylüyor ama onunla konuşunca gözlerinin içi parlıyor. Beren mi? Beren kendi adına bir süre daha erkeklerden uzak kalsa iyi olur ve öyle de yapıyor. Şu sıralar hayatı sadece kitap ve film karakterleri üzerinde ilerliyor. Zararsız ve tatlı olduklarını söylüyor. Kim öyle olmadığını iddia edebilirdi ki zaten? “Kahvaltı hazır!” diye seslendi Beren içeriden. Gözlerimi açıp yüzümü ovuşturduğumda sırtımda bir acı hissettim. Aptal kafam! Sabah erken kalkıp biraz daha çalışırım derken masa başında uyuklamışım resmen. “Burçe! Uyanıksın değil mi?” “Evet,” dedim sakin bir sesle. Toparlanıp elimi yüzümü yıkadıktan sonra mutfağa girdim. Kızlar güzelce hazırlanmış masa başında beni beklerken, “Tuvalette ekmeğe mi bastın kızım bu ne ya?” diye sordu Beren. “Korkunç görünüyorsun.” “Farkındayım lütfen sesli düşünme!” diye onu uyardım ve sandalyemi çekip oturdum. “Sabaha kadar çalıştın değil mi?” Kafamı aşağı yukarı salladım. “Aferin sana verin oradan bir plaket,” diye güldü Beren ve ben de güldüm. Sersem bir tebessümle çayımı yudumlarken Günseli’nin telefonuna gelen mesaja baktığını gördüğümde, “Günseli’ye de bir kalp lütfen,” diye mırıldandım. “Ama zaten onda var hem de iki tane.” “Burçe daha uyanamadın herhalde kızım!” dedi Günseli bana dik dik bakarken. Onun bu halleri hoşuma gidiyordu. Beren, “Yavrum sen Ferit’e de böyle atar gider yapıyorsan çocuğun işi çok zor,” dedi. “Haftalarca peşinde koştu sence kolay mıydı?” diye sordum. “Koşacak tabii!” dedi Günseli düz bir sesle. “Erkeklere çok yüz verirsen astar isterler kızım! Önce bir kadınla nasıl konuşmasını öğrensin hepsi. Bak böyle işte.” “Sen bu çocuğu seviyor musun sevmiyor musun biz anlamadık da!” “İkisi de değil.” “Ee?” “Hoş çocuk,” dedi hemen gülümsediğinde. Onunla birlikte biz de gülümsedik çünkü kız neşesi işte. “Bazen çok kaba konuşuyor la bebe falan ama komik de geliyor.” “Sana mı la bebe diyor?” “Hayır tabii ki, bana Gülseli’m diyor. Gül olup sel gibi akıyormuşum da kalbine… Tam kro ya!” Kıkırdarken devam etti. “Ama hoşuma gidiyor böyle değişik bir his.” Beren şaşkınlıkla bizim kıza bakarken elini masaya vurdu. “Oku kızım kendini nazar değdireceksin yoksa. Bu zamana kadar ben seni hiç böyle görmedim. Ferit ağaya selamlarımızı ilet.” “Ayrıca bence çok romantik,” dedim sessizce. “Sana kendini nasıl özel hissettiriyordur. Gülseli ha? Çok hoş bence.” Günseli’nin yanakları kızarırken onu böyle görmek beni inanılmaz mutlu ediyordu. Bir kızı özellikle sevdiğim bir insanın mutluluğuna şahit olmak bir parmak bal tatmışım gibi hissettiriyordu. Kahvaltı sonrası hazırlanıp evden çıktığımda Sıraç’la birlikte okula gittik. “…