ALTINCI BÖLÜM •
Yazar: rowena

Merhabalarr, buraya ne yazacağımı bilmiyorum Wattpad yazarlığı konusunda çok acemiyim 🫣 Bölümleri yetiştirebilirsem Çarşamba günleri en geç Perşembe günleri atmaya çalışacağım, oy vermeyi ve özellikle yorum yazmayı unutmayın lütfenn 💗 İyi okumalar 🌹 Güliz'in Ağzından Vapurun o devasa, hantal gövdesi iskeleden ayrılırken pervanelerin denizi dövmesiyle ortaya çıkan o beyaz köpük dalgası, İstanbul'un tüm o puslu ve yorgun havasını kıyıya süpürüyor gibiydi. Deniz tuzu kokusu genzimi yakarak içime işliyordu. Vapurun en arkasındaki açık alana, rüzgârın en sert estiği o köşeye sığındım. Müdür yardımcılığının gerektirdiği ağır sorumluluklardan ve bitmek bilmez görevlerden, tozlu dosyalardan, okulun koridorlarında yankılanan disiplin kurulu fısıltılarından ve mahalledeki "Güliz Öğretmen" konulu gıybetlerden kurtulabildiğim yegâne yer, iki yaka arasındaki bu on beş dakikalık boşluktu. Çantamdan kitabımı çıkardım oturduğum gibi, kaldığım sayfayı bulmaya çalıştım, her zamanki gibi arasına ayraç koymayı unutmuştum. Kitabın sayfaları rüzgârda kontrolsüzce savrulmaya başladı, parmaklarımla kâğıdı sabitlemeye çalıştım ancak nafileydi. Sinirle iç çektim, o esnada yan tarafımdan uzanan bir el, kitabın üst köşesine nazik ama kararlı bir şekilde dokunarak sayfaları durdurdu. Bileğindeki gümüş pahalı saate, jilet gibi, bembeyaz gömleği dikkatimi çekti. Başımı elin sahibine doğru çevirdim, tıpkı tahmin ettiğim gibi iyi giyimli biriydi, pilot gözlükleri ve jöleyle arkaya yatırılmış saçlarıyla farklı bir tarzı vardı. "Rüzgârla başa çıkılmaz" dedi yumuşak, net bir tınıyla. "Akıntıya karşı kürek çekmek gibi bir şey." Hafifçe gülümsedim, kitabıma geri döndüm. Rahat bir şekilde arkasına arkasına yaslandı, hafifçe gülümseyerek: "Rahatsız ettim ama sayfaların çırpınışına daha fazla seyirci kalamadım," dedi. "Teşekkür ederim," dedim mesafeli bir sesle ama yine nazik bir şekilde gülümsedim. "Vapurda kitap okumaya çalışmak benim hatamdı." Kitabı kapatıp kucağıma koydum. "Zaten sesten okunmuyor." "Vapurda kitap mı okunur? Manzaranın tadını çıkarsana," dedi cüretkâr bir yorumla, sonra bu cüretinin farkına varıp düzeltti kendini. "Pardon, insan uzak kalınca özlüyor." Yanlış anlamamıştım zaten, gülümsedim. "Ne kadar uzak kaldınız, böyle yükseldiğinize göre..." "Üç yıldır Amerika'daydım, ondan önce de sürekli gidip geliyordum. Anlayacağınız baya özlemişim," deyip güldü, dirseğini bankın tepesine koydu iç çekerek. "Amerika da baya uzakmış gerçekten." "Öyle." "Neden döndünüz peki? 'Kurulu düzeniniz' yok muydu?" Bu lafım üzerine kafasını geriye yatırıp bir kahkaha attı. Sonra yüzündeki gülüş yavaşça silindi ve ciddileşti. "Düzen değil de... İnsan ailesini özlüyor." Kaşlarımı kaldırıp "Hmm" sesi çıkardım sadece, cevap vermedim. Sesli bir nefes verip kucağımdaki kitaba baktım. "Sizin mesleğiniz neydi?" "İnşallah işimden olmazsam öğretmenim," dedim kafamı ona doğru çevirip. "Ne güzel." "Ne demezsin," dedim alayla gülerek. "Niye? Bence öğretmenlik kutsal bir meslek." "Peygamberlik de kutsal çünkü sabır gerektiriyor. Küçücük çocuklar siyaset yüzünden birbirlerini dövüyorlar, ben de okuldan atılmasınlar, okuyup adam olsunlar diye uğraşıyorum. Yetişememiş yetişkinler de cabası, biri okul basıp öğretmen döver, biri... Neyse." Adam ilgiyle kafasını eğip yüzüme baktı. "Okul basıp öğretmen dövmek mi?" dedi merakla ve şaşkınlıkla gözlerini açarak. Konuyu orada kapatmaya çalıştım, daha fazlasını anlatmak istemiyordum, zaten bir anlık hırsla ağzımdan kaçıvermişti. Sustum sadece, denize döndüm yüzümü. Deniz mi tutmuştu, Kenan aklıma geldiği için mi bilmiyordum ama midem bulanmaya başlamıştı, yüzümü ekşitip elimi karnıma götürdüm. Ben denizi izlerken o hışırtıyla cebinden bir şeyler çıkardı, elindeki şeyi bana uzatmasıyla kafamı çevirdim. "Al," dedi rahat bir şekilde, sanki iki yabancı değilmişiz gibi. "İstemiyorum," dedim direkt bir cevapla, kabul etmedi ama yüz ifadesi hiç değişmemişti, uzattığı simidi de geri çekmemişti. Aynı rahatlıkla "Yarısını ye," dedi. Israrına anlam ver…