İKİNCİ BÖLÜM • BAR
Yazar: rowena

23 Mayıs 1988 Pazartesi Okul sonrası top koşturmuş olmanın yorgunluğuyla, terli ve kirlenmiş hâlde eve döndü Erdem. Zile bastı, kapı açılana kadar annesinin çekeceği azarı düşündü, söyleyeceklerini tahmin etmeye çalışıp gülümsedi. "Bu üstünün başının hâli ne!" mi yoksa "Geç geleceksen niye haber vermiyorsun sabah?" mı diyecekti diye kendi kendine iddiaya girdi. Bekledi, kapı açılmamıştı. İçerden ses geliyor mu diye kulak verdi, gelmiyordu ama tekrar bastı zile. Bekledi, yine ses gelmemişti. Sıkıntıyla iç çekerek elini çantasına attı anahtarını bulmak için, nihâyet bulduktan sonra anahtarı çevirip açtı kapıyı. Babası evdeydi, içeriden sesi geliyordu, annesiyle kardeşini bulamamıştı. Babası salonda telefonla konuşuyordu, belli ki ne kapıyı duymuş ne Erdem'in geldiğini fark etmişti. Erdem sessizce içeri girip kapıyı, "Belki önemli bir şeydir." diye rahatsız etmeden üstünü başını çıkardı. Elini yüzünü yıkamak için lavaboya yöneldi, her yeri pislik içindeydi, çamura bulanmıştı. Kollarını dirseklerine kadar sabunlayarak yıkadı iyice, yüzüne su çarpıp ovuşturdu birkaç kere. Aynaya baktı, ıslak ellerini önce terlemiş alnına sürdü, sonra saçlarına sürüp havaya dikti. Aynaya karşı saçma surat ifadeleri yaptıktan sonra kendi kendine gülüp lavabodan çıktı. Tuvaletten çıktıktan sonra babasına baktı, hâlâ geldiğini fark etmemişti ve gülümseyerek telefonla konuşuyordu. Salonun kapısı kıyıktı, kapının önündeki takoz kaydırılmıştı ve kapı bilerek kıyılmıştı sanki. Babasının sesine kulak verdi, ses tonu değişmişti konuşurken. Duydukları arasından "Saçmalama canım, sana niye önem vermeyeyim?" diye bir cümle seçti, tedirgin olmuştu, olduğu yerde kaldı. Üstünde durmadı önce, sonra gözü holdeki dresuarın üstündeki telefona ilişti. Bir salon kapısına baktı, bir dresuarın üstündeki telefona. Sessizce yanına gitti, tereddütle ahizeyi kaldırdı ve kulağına tuttu. Aklından binbir türlü düşünce geçiyordu, bir yandan babasına yakıştırdığı şeyler yüzünden kendine kızıyor bir yandansa babasının aklına geleni yapmıyor olması için dua ediyordu. Babasının konuşması duyuluyordu kesik kesik: "Canım bugün işim var dedim ya..." "Aman Levent, ne zaman işin olmayacak? Dün gece hazırlandım seni bekledim, gelmedin. Karını benden çok seviyorsun herhalde..." Erdem duyduğu kadın sesiyle donup kalmıştı, elleri titreyerek ahizeyi yerine koydu, eline mukayyet olamayıp gürültü çıkarmıştı biraz. Babasının telefonu kapatışını, salondan çıkıp yanına gelişini duymuştu ancak tepkisiz kalmıştı, yüzünü dahi dönmemişti. "Oğlum, sen ne zaman döndün?" Erdem ona bakamadı, başını kaldıramadı, babasının yaşaması gereken utancı o yaşıyordu sanki. "Ne zamandan beri," dedi ama devamını getiremedi. Babası ona doğru yaklaşıp elini uzattı dokunmak için, var gücüyle geri çekti kendini. Eli dış kapının koluna gitti, hızla kapıyı açıp kendini dışarı attı. Evde duramamıştı, içindeki öfkeyi, üzüntüyü sığdıramamıştı oraya. Koşmaya devam etti, herkes ona bakıyordu sanki. Babasının arkadan seslenişlerini duydu, durup dönmedi ve tüm gücüyle koşmaya devam etti. Rüzgâr suratına çarpıyordu, terli vücuduna soğuk soğuk değerken tüylerini diken diken ediyordu. Uzun uzun koştu, neyden kaçtığını bilmiyordu ama bacakları ağrıyordu artık. Soluğunun son demlerini içiyordu sanki, ciğeri yanıyordu ama durmadı. Arabalar çarpacak gibi oluyor, kornaya asılıyordu ancak gücü yettiğince koşuyordu Erdem. Bacakları tutmaz raddeye gelmişti, hızını ve gücünü yitirdi, babasının sesini de duymuyordu zaten artık. Sokağın ortasında yere çöktü istemsizce, bacakları işlevini kaybetmişcesine yere bırakmışlardı onu. Nefesini ciğerleri acıyana kadar çekti içine, tüketene kadarsa geri verdi hızlıca ve defalarca. Ölecek gibi hissediyor, yüzü ve gözleri yanıyordu, ellerini yüzüne ve sonra gözlerine götürdü. Gözlerini kapatıp soğuk ellerini sürdü, öylesine titriyorlardı ki zorlanmıştı gözlerinin üstüne koyarken. Nefes alışverişini toparlayamamıştı hâlâ, gözünden süzülen yaşlara dokundu elleriyle. Hayır, ağlamamalıydı. Annesi ağlayacaktı…