BİRİNCİ BÖLÜM • VELİ
Yazar: rowena

21 Şubat 1998, Cuma Öğle güneşi soğuk kış havasına rağmen sınıfları aydınlatıyor, insanın içini aydınlatan o sahte sıcaklık ve aydınlık öğrencilerin rehavetine ve dersten kopup gitmesine sebep oluyordu. Bazısı pencereden dışarıya bakıyordu, rüzgarla hışırdayan ağaç yapraklarının sesiyle dalıp gitmişti. Bazısı duvar kenarındaki askılığa asılı olan montuna dayanmış her ne kadar beni dinliyor gibi görünse de uyumak üzereydi, bazısıysa masaya yaslanmış vaziyette anlattıklarıma dikkat vermişti. Bir an lafımı yarıda böldüm, sınıfta hızlıca göz gezdirdim yeniden. Duraksadığımı dahi fark etmeyen öğrencilerimin dersten koptuğunu anlayınca sesimi yükselterek: "E ben kendi kendime konuşuyorum resmen!" dedim. Duvar kenarında uyumak üzere olanlar sesimi yükseltmemle irkildi ve oturuşlarını düzelttiler, pencere kenarında oturup dışarıyı gözleyerek dalıp gidenlerse kafalarını bana çevirdiler zihinlerini daldıkları düşünce çukurundan çıkarıp. Normalde olsa kıyameti kopartır, uzun bir azar çeker ve sonra yerime oturup dersin son dakikasına kadar trip atardım. Bugün iyi günümde olduğumdan olacak, azarlamadım bu sefer; uzun uzun of çekerek yerime oturdum ve saatime baktım, 15 dakika falan vardı dersin bitmesine. Neticede Cuma günüydü bugün, bütün haftanın yorgunluğu yük olmuş binmişti herkesin sırtına, ben de dahil. Sınıfta çıt çıkmıyordu, herkes benim sessizliğimi fırtına öncesi sessizlik sanmış, buradan sonra ne olacağını bilir gibi o küçük çaplı kıyametin kopmasını bekliyordu. Fakat ben bu sefer büyük bir tepki göstermeden "Tamam serbestsiniz, bir dahaki derste de böyle olursanız bozuşuruz ama'' dedim sadece. Zil çalana kadar oyalanırken sınıf defterini önüme çektim, bugünün sayfasını açıp imzamı kontrol ettim, imzaladığımı görünce defteri kapatıp az önce olduğu yere geri ittirdim. Dirseğimi masaya dayadım, çenemi de elime koyarak öbür elimle pilot kalemimi masaya çarpmak suretiyle salladım can sıkıntısıyla. Serbest bırakmama rağmen mahcubiyetle beni izleyen öğrencilerime baktım ve "Ee daha daha nasılsınız?" diye sordum. Önce şaşkınlığa benzer bir tepkiyle birbirlerine baktılar, sonra hep bir ağızdan, tembihlenmişler gibi "İyiyiz!" dediler. Gülümsedim. "N'oldu, şaşırdınız mı kızmayınca?" diye şakayla karışık sordum. En arkada, orta sırada oturan Yiğit saçını karıştırırken "Valla ne yalan söyleyelim, şaşırdık hocam" dedi boşboğazlıkla. Patavatsızlıktan hoşlanmazdım, hele erkek öğrencilerin patavatsızlıklarından hiç hoşlanmazdım. "Niye ben kötü bir öğretmen miyim, sizi hep azarlıyor muyum?" dedim tek kaşımı kaldırarak. En ön sırada, tam karşımda oturan Aybüke gözlerini devirerek Yiğit'ten önce konuştu: "Hocam siz bakmayın ona, boşboğazın teki işte." Gülümsedim, gözüm Aybüke'de takılı kaldı. Bu yaşında olmasına rağmen bir bebek kadar şirin, çiçek gibi narin ve güzel bir kızdı. "Biz sizden gayet memnunuz hocam, Yiğit'in ne düşündüğünün bir önemi yok" diye ekledi. Ben teşekkür etmek için ağzımı açmışken Yiğit sözümü, sesini duyurmak için bağırarak kesti: "Yok hocam benim sizinle ne sıkıntım olacak, siz diğer hocaların yanında melek kalırsınız." "Kimin yanında mesela?" "Mehmet Hoca'nın yanında tabii. Hocam geçen gün bu koridorda nöbetçiydi, sınıfa geç girdim diye bir azarladı suratım sırılsıklam oldu, adam ağzından yağmur yağdırıyor ya resmen." Bütün sınıftan bir kahkaha yükseldi, ben de kendimi tutamamıştım ve gülüşümü gizlemek için dudaklarımı bastırdım. Gözlerimi belertip kızar gibi yaptım. "Çok ayıp Yiğit, Mehmet Hoca'na söyleyeceğim seni." Bütün sınıf kıkırdamaya başladı Yiğit'e bakarak. Yiğit abartılı bir rolle boynunu büktü. "Öyle olsun hocam." Bu mazlum rolü komiğime gitti, istemsizce gülümsedim yine. Bu huzurlu anımızı aniden okul bahçesinden gelen sesler bozmuştu. Herkes birden tüm dikkatini o yana verdi, ben de yanımdaki pencereden kafamı uzatıp baktım neler olup bitiyor diye. Bahçenin ortasında iki erkek öğrenci vardı, biri öbürünün üstüne çullanmış, yumruklarını gelişi güzel suratına savuruyordu. Sonra bir an diğeri zayıf anında yakal…