Bölüm 1
Yazar: Burcu

Kursumdaki sabah 08.30 dersine hazırlanmaya başlamıştım. Parfümümü sıktım, rujumu sürdüm, saçlarımı özenle düzelttim. Aynanın karşısında birkaç saniye durup kendime baktım. Açıkçası görüntüm hoşuma gitmişti. Saçlarım istediğim gibi duruyordu, makyajım da abartısız ama güzel görünüyordu. Tek sorunum, kullandığım rujun yüzümün alt tonuna tam uymadığını düşünmemdi. Makyaj çantamı karıştırıp başka bir ruj aramaya başladım. Birini sürdüm, beğenmedim. Diğerini denedim, onu da sevmedim. Sonunda saate gözüm takıldı. Bir saniye... Geç kalıyordum. "Hay Allah kahretsin!" Panikle düzleştiriciyi elime aldım. Zaten geç kalmıştım, bir de saçlarımın yarısı dalgalı kalmıştı. Hızlı hareketlerle saçlarımı düzleştirmeye başladım. Tam işim bitmek üzereydi ki elim kaydı. "AH!" Bir anda elimde keskin bir yanma hissettim. Düzleştiricinin sıcak kısmına dokunmuştum. Can havliyle cihazı yatağın üzerine fırlatıp elimin yanan yerine baktım. Kızarmaya başlamıştı bile. "Hassiktir ama! Olacak iş mi bu?" Evde deli gibi buz aramaya başladım. O kadar paniklemiştim ki aklıma ilk olarak buzdolabı bile gelmedi. Salonda dolandım, mutfağa girdim çıktım, çekmeceleri açtım. "Aptal buz nerede olabilir ki?" diye kendi kendime söyleniyordum. Sonra beynim nihayet çalıştı. "Buzluk..." Hızla buzluğu açtım. İçeride annemin kurbandan ayırıp sakladığı et paketleri duruyordu. O an mantıklı düşünemediğim için donmuş et paketlerinden birini çıkarıp parmağımı üzerine bastırdım. Soğukluk elime değdiği an rahatlamaya başladım. "Tamam... tamam... ölmüyorum galiba." Birkaç dakika sonra acı biraz hafifleyince paketi yerine koydum. Üzerimdeki tişörtü düzelttim ve saate baktım. Son on beş dakika. Yüzümdeki bütün rahatlama ifadesi kayboldu. "Yok artık." Çantamı kaptığım gibi odadan fırladım. Kursta yoklama sistemi vardı ve geç kalınca yok yazılma ihtimalin oluyordu. Bana göre dünyanın en saçma sistemlerinden biriydi. "Sen okul değilsin ki! Sınava hazırlık kursusun sadece!" diye söylene söylene kapıyı açtım. Kırmızı Converselerimi ayağıma geçirirken neredeyse düşüyordum. Bağcıkları düzgün bağlamaya bile zamanım yoktu. Apartmanın merdivenlerini ikişer üçer inmeye başladım. Her adımımda çıkan ses bütün binada yankılanıyordu. Dışarı çıktığım an yolda duran bir taksi gördüm. Kurtuluş. El kol hareketleri yaparak taksiyi durdurmaya çalıştım. Adam dönüp bana baktı bile denemezdi. Geçip gitti. "Tabii durmazsın." Sinirle nefes verdim. "Ne turistim ne de milyonerim. Bir de lanet olsun ki bir dizide yaşamıyoruz." Kendi kendime söylenirken saate tekrar baktım. On dakika. Bu kez gerçekten koşmaya başladım. Kaldırımlarda önümden geçen insanlara çarpmamak için sağa sola kıvrılıyordum. Bazen yine de çarpıyordum. "Önüne baksana!" "Dikkat etsene!" Arkamdan yükselen sesleri duyuyordum ama umursayacak durumda değildim. Keşke tek derdim insanların bana sövmesi olsaydı. Akciğerlerim yanıyordu. Bacaklarım ağrıyordu. Çantam omzuma vurdukça sinirim daha da artıyordu. Sonunda kursun binasını gördüm. Hayatımda hiçbir bina bana o kadar güzel görünmemişti. Kapıyı açıp içeri girdim. Nefes nefese merdivenleri çıktım ve sınıfın önüne geldim. İçeri baktığım an bir tuhaflık olduğunu fark ettim. Sınıfta tanımadığım insanlar vardı. "Yine mi?" Sınıfları karıştırmışlardı. Ama en azından bizim ekip hâlâ buradaydı. İçeri girince hocanın henüz gelmediğini fark ettim. Rahat bir nefes alıp kızların yanına yürüdüm ve Asya'nın yanına oturdum. "Her hafta bu sınıflar değişmek zorunda mı ya?" diye söylendim. Asya gözlerini devirdi. "Sesleri yetiyor zaten. Her hafta sınıf sussun diye sınıfları karıştırıyorlar." Melis de bize dönüp kaşlarını çattı. "Şunları gırtlaklayasım var. Başım ağrıdı yemin ederim." Gerçekten sınıfın arka tarafı pazar yeri gibiydi. Ben de dönüp yüksek sesle: "Kes şu çeneni artık ya!" dedim. Sesler birkaç saniyeliğine durdu. Sonra arka sıradaki çocuk gülmeye başladı. "Selin Hanım'ın başı ağrımış ya. Derde gel." Arkadaşları da gülüştü. Ben ise sinirden dişlerimi sıktım. Elimdeki silgiyi alıp çocuğun kafasına fırlattım…