3.Bölüm:Karanlığın Kıyısında
Yazar: Nisanur Dalkürek

"Kimi zaman insanın giydiği en ağır kıyafet kumaştan değil, omuzlarına yüklenen soyadının gölgesinden dikilir." Odanın kalın perdelerinin arasından sızan soluk sabah ışığı, göz kapaklarımı zorladığında zihnim hala bir gece önceki o kabusların ağırlığı altındaydı. Derin bir nefes alarak yatakta doğruldum. Göğsümün ortasında, nereye ait olduğunu bilmediğim bir sıkıntı fır fır dönüyordu. Saçlarımı geriye doğru atıp yataktan kalktım. Ayaklarım soğuk parkeyle temas ettiğinde irkildim ama bu soğukluk bile beni tamamen ayıltmaya yetmedi. Gözlerim, odanın köşesinde, sanki dün geceden beri beni izleyen bir hayalet gibi duran o siyah elbise kılıfına kaydı. Yavaş adımlarla kılıfa doğru yürüdüm. Derin bir nefes alıp fermuarı aşağıya doğru çektim. Metalin çıkardığı o keskin ses, odanın sessizliğinde yankılandı. Kumaş iki yana açıldığında, içinden çıkan elbise nefesimi kesti. Bu, sıradan bir genç kızın giyeceği türden neşeli, uçuş uçuş bir elbise değildi. Babamın dünyasına, Onur Bozkurt’un varisine yaraşır cinsten, ağır ve güç kokan bir parçaydı. Gece mavisi, neredeyse siyaha çalan, saten kumaştan, omuzları dik ve yırtmacı olan asil bir elbiseydi bu. Kumaşın kalitesi loş ışıkta bile kendini belli ediyordu. Bana bakıp, "Sen artık çocuk değilsin, bu karanlığın bir parçasısın" diyen bir fısıltı gibiydi. Elbisenin kumaşına dokunurken ellerimin titremesine engel olamadım. "Ben bunu nasıl taşıyacağım?" diye mırıldandım kendi kendime. Aynadaki aksime baktım. Yüzüm solgundu, gözlerimin altında uykusuzluğun hafif izleri vardı. Hayatım boyunca korumaların arkasında, güvenli duvarların içinde saklanan o kız, bu gece o eli kanlı adamların, acımasız liderlerin karşısına bir av gibi çıkacaktı. Kumaşın tenimde bırakacağı o soğuk hissi düşünmek bile ürpermeme yetmişti. Elbiseyi dikkatlice asıp dolabın kapağına sabitledim. Gece mavisi saten, odanın loşluğunda bile tehditkar bir zırh gibi parıldıyordu. Gitmek istemiyordum. O masada oturmak, babamın gölgesinin bittiği yerde kendi adımla var olmak istemiyordum. Üzerime rahat bir şeyler geçirip odamdan çıktım. Merdivenlere doğru attığım her adımda, evin içindeki o alışılmadık, ağır hava ciğerlerime doluyordu. Normalde de sessiz ve mesafeli olan konak, bugün adeta bir barut fıçısı gibiydi. Korumaların koridorlardaki sert adım sesleri, telsizlerden gelen boğuk cızırtılar ve adamların kendi aralarındaki o gergin fısıldaşmalar evin her köşesine yayılmıştı. Merdivenlerin başına geldiğimde, aşağıda, salonda duran Demir’i gördüm. Babamın sağ kolu, etrafına topladığı en az on korumaya parmağını sallayarak sert talimatlar veriyordu. "Herkes iki kat dikkatli olacak," diyordu Demir, sesi pürüzsüz bir mermer kadar soğuktu. "Giriş çıkışlar, davet mekanının çevresi, her nokta didik didik edilecek. Onur Bey’in ailesi söz konusu. Bu gece tek bir açığa, tek bir saniyelik dalgınlığa bile tahammülümüz yok. Anlaşıldı mı?" "Anlaşıldı." diye gürledi adamlar aynı anda. Tırnaklarımı avucuma bastırdım. Altı üstü bir davet diyemiyordum kendime. Yeraltının fay hatlarını yerinden oynatacak, güç dengelerini yeniden kuracak bir geceydi bu ve babam beni o dengelerin tam ortasına fırlatıyordu. Merdivenlerden yavaş adımlarla inmeye başladığımda Demir beni fark etti. Anında duruşunu dikleştirip eliyle adamlarına dağılmalarını işaret etti. Yüzündeki o profesyonel, sert ifadeyi bana karşı her zaman yaptığı gibi yumuşatmaya çalıştı ama gözlerindeki o çelik gibi gerginlik hala oradaydı. "Günaydın Açelya Hanım," dedi hafifçe başını eğerek. "Günaydın Demir," dedim, kollarımı göğsümde bağlayıp salondaki hareketliliği izleyerek. "Evdeki bu ordunun sebebi ne? Sadece bir akşam yemeğine gitmiyor muyuz?" Demir hafifçe yutkundu, bakışlarını bir anlığına salondaki adamlara çevirip tekrar bana döndü. "Bu sıradan bir yemek değil Açelya Hanım. Uzun zamandır ilk defa bütün bölge liderleri, yeraltı dünyasının en büyük aileleri tek bir çatı altında toplanıyor. Babanız sizin kim olduğunuzu, Bozkurt ailesinin arkasında nasıl bir güç bıraktığını herkese ilan edecek.…