2
Yazar: wryy

O buradaydı. İlk ve son aşkım, eşim, sırdaşım, sevgilim... Yani bir zamanlar öyleydi. Onun gözlerinde artık eski Burak'ı göremiyordum. Değişmişti; aşık olduğum o adam değildi artık. Oysa ne güzeldi o zamanlar! Aileler izin vermemiş, bizi ayırmaya çalışmışlardı. İzin vermemişti, sürekli kapımızda bitiyordu. Telefonumu almışlar, dışarı çıkmama izin vermemişlerdi. Camın önüne geliyor, oradan hasret gideriyorduk. Okula giderken babam getiriyor, eve dönerken babam götürüyordu. Yine de vazgeçmiyor, arkamızdan gizli gizli geliyordu. Üniversite için çok çalışıyor, beraber bir hayatın hayalini kurup uyuyordum. Sonunda güzel bir yer kazanıp oradan gitmiştim. Burak da peşimden gelmişti, birlikte vakit geçiriyorduk. Tabii o sırada babamlar boş durmuyor, ara sıra kontrole geliyorlardı. O kısmı da kardeşim hallediyor; daha onlar yola çıkmadan bana haber veriyordu. O şekilde iki yıl geçip gitti. Yirminci yaş doğum günümde hiç beklemediğim bir şey oldu ve evlilik teklifi etti. Ben de hevesle kabul etmiş, güzel bir evlilik gerçekleştireceğimize inanmıştım. Aslında ilk zamanlar gayet güzeldi. Ailelerimize rağmen mutluyduk, huzurluyduk. Hatta okul bittikten sonra Ege'ye hamile bile kalmıştım. Bu beni çok mutlu etmişti. Ama ne olduysa, her şey o zaman olmaya başladı. Ege doğduktan sonra her şey mahvoldu. İyi bir baba olamayacağını düşünüp endişe ediyordu. Aslında bir noktada onu anlayabiliyordum çünkü ben de "İyi bir anne olabilecek miyim?" ondan emin değildim. İyi bir ailede büyümemiştik, doğal olarak da bazı endişelerimiz vardı. Burak kendini işe verdi. İş bittikçe başka işe geçti, o bittikçe başka işe... Bir süre sonra babalığın para olduğunu düşünmeye başladı ve bizi boşladı. Ege'nin her istediği oldu; ne istese aldı. Sevgi dışında... Sürekli, "Babam ne zaman gelecek?" diye bana soruyordu. Ama ben de bilmiyordum. "Babanın canı ne zaman isterse o zaman gelecek," diyemiyordum. Bu, sürekli canımı sıkıyordu çünkü ne bana olan sevgisini ne de oğlumuza olan sevgisini bir türlü göremiyordum. Oğlumuzun mezuniyet törenine geleceğini söylemiş ama gelmemişti. On dakikada bir, "Babam ne zaman gelecek?" diyerek bana sormuştu. Ben de "Geleceğim dediyse birazdan gelir anneciğim," diyerek bir an önce gelmesi için içimden dua edip durmuştum. Ama gelmemişti... Ben de uzun zamandır aklımda olan bu kararı söylemek için eve gitmeyi beklemiştim. Eve gittiğimizde tabii ki evde değildi. Ege'yi uyutup gelmesini bekledim. Geldiği zaman yorgun olduğunu söyleyip odaya gitmeye çalıştı. Önünü keserek boşanmak istediğimi söyleyince gözlerindeki o korkuyu gördüm. Ama o bizimkileri görmemişti. O yüzden kararımdan vazgeçmemiş, gerekli işlemleri hızlıca halledip boşanmıştık. Öncesinde zaten eve çok uğramadığı için bir farklılık olmamıştı. Ama şimdi kanlı canlı karşımdaydı ve onu ne kadar özlediğimi bir kere daha anlamıştım. Ege kollarını açmış, hızlı bir şekilde ona sarılmıştı. Burak da eğilip onu kucağına alınca baba-oğul kucaklaması yaşamışlardı. Bu görüntü bana komik geldi, hatta Ege'ye belli etmeden alaycı bir gülüş sergilemiştim. Burak bunu fark edip gözlerini bana dikmişti. Gözlerindeki o özlemle bana bakıyordu. Benim gözlerimde ise ona karşı bir öfke vardı. Bunu fark edip gözlerini kaçırdı. "Babam geldi anne, bak!" diye hevesle bana döndü. Ona gülümseyerek, "Gördüm oğlum, gelmiş," dedim. Gözlerimi tekrar Burak'ya çevirince onun zaten bana baktığını gördüm. Gözlerimi devirip onlara doğru ilerledim. Ege'yi indirip bana doğru döndü. "Neden buradasınız?" "Neden buradayız?" Ege bir babasına, bir bana baktı. Daha altı yaşında olmasına rağmen bazı şeyleri anlayabiliyordu. O yüzden aramızdaki bu havayı dağıtmak için konuştu: "Baba bak, evimiz boyanıyor, biz de dışarı çıktık. Annem beni futbol kursuna yazdıracakmış. Sen de gelirsin değil mi?" "İ" harfini heyecanla uzatmış, babasının "Gelirim tabii ki oğlum," demesini bekliyordu. Bana bakıp "Annen de gelmemi isterse gelirim tabii," diyerek beni ortaya attı. Sanki başka bir şey deme şansım varmış gibi... Ege gözlerini bana dikmiş…