3. Bölüm
Yazar: Mercan Esila

Bakışlarım uyuyan ablama döndü, sessizce onu uyandırmamaya dikkat ederek yanından kalktım ve odadan çıktım. Koridora sessizlik hakimdi, kimseyi uyandırmamak adına sessizce koridorda ilerledim ve aşağıya indim. Toplantı odasına indiğimde kimse olmaz sanıyordum ama Mirza buradaydı. Her zamanki gibi masanın baş köşesindeki sandalyesine oturmuştu. Bakışları elindeki yüzükteydi. “Aras’ın bahsettiği yüzük bu muydu?” Diye sordum, sesimi duymasıyla bakışları bana döndü. Yanına ilerledim ve sandalyeye oturdum. “Evet.” Bakışları yeniden yüzüğe döndü. “Seni gönderecektim ama gitmedin, ablanın yüzüğüydü.” Duraksadı, kaşları çatıldı. “Hâlâ öyle, her ne kadar istemese de bu yüzük onun.” “Bakabilir iyim?” Diye sordum merakıma engel olmayarak. Elindeki yüzüğü bana uzattığında aldım ve incelemeye başladım. Altın rengindeki yüzük sadeydi, üstündeki küçük parlak yaşlarla zarif bir şekilde işlenmiş güneş deseni vardı. Hem sade, hem şık bir yüzüktü tam ablama göreydi. Yüzüğü çevirip bakmaya devam ettiğimde tam güneş deseninin altına denk gelmiş bir şekilde işlenen tarihi gördüm. 16.09.2019 16 Eylül. "Neyin tarihi bu?" diye sordum, bakışlarımı yüzükten çekip Mirza'ya yönelttim. "Evlilik yıl dönümünüz mü?" "Evet." Ablamın evlendiğini ve boşandığını biliyordum ama bu adamın kim olduğunu hiç bilmemiş, adını bir kez olsun duymamıştım. Deliler gibi merak ettiğim o adam şimdi karşımda duruyordu, o adamla senelerce çalışmış, yüzlerce kez aynı ortamda bulunup aynı sofraya oturmuştum. "Güneş." diye mırıldandım ve aklıma gelen şeyle kaşlarımı çattım. "Ablamın kolyesinde de güneş var, çıkardığını hiç görmedim. Bu yüzükten haberi var mı?" "O gün fırlatıp gitmişti." Derin bir nefes aldı ve yüzüğe baktı, yüzüğü ona verdim. "Kaybettiğimden haberi yok." dedi yüzüğü benden alırken. "Bunu ona verirsem kabul etmez biliyorum ama yine de bende kalsın istedim, o yüzden peşine düştüm." "Çok güzel." dedim parmakları arasında duran yüzüğe bakarken. "Özel tararım." Böyle bir yüzüğün özel tasarım olduğunu anlamak zor değildi. "Ben tasarladım." "Neden güneş?" dedim merakıma olamayarak. "Kolyesi de aynı yüzüğü de, bir anlamı olmalı." "Ona o kolyeyi ben almıştım, onu da attığını sanıyordum." dedi soruma cevap vermeyerek. "Demek insan ne kadar öfkeli olsa da, nefret beslese de içindeki o aşkı öldüremiyormuş, o sevgi hep içinde bir yerde kalıyormuş ve ne kadar çabalasa da o aşkı söküp atamıyormuş." "Belki de o aşkı söküp atmak için çabalamamıştır." dedim ben de ona, bana baktı. "Ne kadar öfkeli olsa da o aşk hep içinde bir yerde olsun istemiştir, olamaz mı?" "Olamaz, o bunu istemez." dedi, isterdi çünkü ablam onu hâlâ seviyordu. Sadece her ne yaşadıysa bunu kabul edemiyordu, gururunu hiçe sayıp da gelemiyordu. Seni seviyorum diyemiyordu çünkü içindeki öfke, sevgisi kadar tazeydi ama ben bunların hiçbirini ona söylemedim. "Ona ne yaptın bilmiyorum ama sana olan öfkesi o kadar baskın ki kendisi bile seni hâlâ sevdiğinin farkında değil." Ya da öyle bir hata yaptı ki, o hatasına rağmen onu sevmeye devam ettiğini kabullenemiyor, kabul etmek istemiyor. "Artık hiçbir şeyin önemi yok Mayıs. O beni sevse de sevmesede bütün bunlar önemsiz. Çok kırıldı, çok yıprandı ve bütün bunları sebebi bendim. Eğer bir dilek hakkım olsaydı her şeyin daha farklı olmasını isterdim, en başa dönmek ve onu hiç kırmamak, yıpratmamak isterdim." Her şeyin daha farklı olmasını isterdim. O her şeyin daha farklı olmasını istiyordu eğer tek bir dilek hakkı olsaydı her şeyi değiştirirdi. Ablamla daha mutlu olur, onu kırmaz ve her ne hata yaptıysa onu tekrarlamazdı. Bir dilek hakkı olsaydı bunu hatalarını telafi etmek için kullanırdı. Ama ablam onunla hiç tanışmamış olmayı dilemişti. Hatalarının telafi olmasını, her şeyin değişmesini istemek yerine bu hikayenin hiç başlamamasını, onu tekrar tanışmamış olmayı dilemişti. Mirza’nın yaptığı hata nasıl bir hataydı da ablam onu hiç tanımamış olmayı diliyordu? “Sen ne yaptın Mirza?” Diye sormak istedim o an ona. “Ne yaptın da ablam sana bu kadar öfkeli? Neden onu bu kadar…