DengeSizler

⚖️ BöLüM - 8 ⚖️

Yazar:

DengeSizler – Ramazan DEMİR kitap kapağı
DengeSizler – Ramazan DEMİR kitap kapağı

『☠️ 𝕯𝖊𝖓𝖌𝖊𝕾𝖎𝖟𝖑𝖊𝖗 ☠️』 💎8. BöLüM - GöZ💎 𝔹𝕖𝕟𝕚 İ𝕫𝕝𝕖𝕕𝕚ğ𝕚𝕟𝕚 𝕊𝕒𝕟ı𝕣𝕤ı𝕟, 𝕐𝕖ğ𝕖𝕟... 𝕆𝕪𝕤𝕒 𝔹𝕖𝕟 𝕊𝕖𝕟𝕚 Ç𝕠𝕜𝕥𝕒𝕟 𝔾ö𝕣𝕞üşü𝕞𝕕ü𝕣. 𝕍𝕖 𝔾ö𝕫 𝔾ö𝕣𝕕ü𝕪𝕤𝕖, 𝔸𝕜ı𝕝 𝕌𝕟𝕦𝕥𝕞𝕒𝕫𝕞ış. RAMO'NUN ANLATIMIYLA Ev yine sessizdi ama bu sessizlik, daha önce defalarca tanık olduğum o alışılmış durgunluklardan değildi. Bu, içine çekildiğinde insanın boğazında kalan, adını koyamadığı bir ağırlık taşıyordu. Duvarlar sanki biraz daha yaklaşmış, tavan biraz daha alçalmıştı. Herkes kendi içinin karanlığına çekilmişti; sesler değil, nefesler bile birbirine değmeden dolaşıyordu odalarda. Aynı evin içinde, birbirimize bu kadar uzak düşmemiz tuhaf bir kader oyunu gibiydi. Ciğerlerime çektiğim hava bile bayattı; sanki odadaki oksijen, kardeşliğimizle birlikte tükeniyordu. Muzo masanın başında oturuyordu. Önünde sıralanmış belgeler, dosyalar ve sayılar hepsi düzenliydi, fazlasıyla düzenli. Rakamlar yer değiştirdikçe, onun zihninin değil parmaklarının çalıştığını fark ediyordum. Gözleri kağıtlara bakıyor ama bakışları oraya ait değildi. O da biliyordu; ne kadar hesap yaparsa yapsın, bu evde eksilen şey bir rakam değildi. Masaya vuran saat tıkırtısı, suskunluğun içine düşen tek sesti, o da kimseye yol göstermiyordu. Yakup ortalıkta yoktu. Onun yokluğu her zaman varlığından daha gürültülü olurdu. Belli ki suskunluğunu başka bir köşeye saklamıştı; belki arka odada, belki de evin dışına taşıyıp gecenin içine bırakmıştı. Yakup'un susması, insanın içine işleyen cinstendi. Sessizliğiyle bile bir şey anlatırdı ama bu kez anlatacak gücü de kalmamış gibiydi. Ben ise ağır, yorgun adımlarla merdivenlere yöneldim. Ayaklarım beni yukarı taşıyor gibiydi ama her basamakta geçmişin görünmez prangaları biraz daha sıkılıyordu bileklerime. Üst kat yıllardır kapısı kapalı, kimsenin dokunmadığı, hatıraların tozuyla nefes alan o küçük oda. Kapıya yaklaştıkça havanın değiştiğini hissediyordum; sanki yıllar öncesinden kalma bir koku, paslı bir anı gibi burnuma doluyordu. Elim kapı koluna gittiğinde, parmak uçlarımın sızladığını, metalin soğukluğunun kalbime kadar yürüdüğünü hissettim. Bir zamanlar geceleri orada otururduk. Saatin kaç olduğunun önemi olmazdı. Kitaplar sayfa sesleri çıkarır, sigara dumanı ağır ağır tavan arasında dolaşır, biz ise kelimelere sığmayan hayaller kurardık. Gelecek dediğimiz şey, elimizi uzatsak dokunabileceğimiz kadar yakındı o zamanlar. Dünya büyük, ihtimaller sonsuz, biz ise kendimizden fazlasıyla emindik. Şimdi o hayallerden hiçbir iz yoktu. Duvarlar hâlâ aynıydı belki ama içlerindeki anlam çoktan boşalmıştı. Oda sessizdi; ama bu sessizlik geçmişle doluydu, her köşesi konuşuyordu. Geriye sadece içimden çıkmayan o tek isim kalmıştı. Düşündükçe ağırlaşan, sustukça daha da büyüyen bir isim: Emine. Onu anmamak için kendimle verdiğim bütün mücadeleler, bu odanın eşiğinde anlamını yitiriyordu. Çünkü bazı isimler vardır; insanın dudaklarından çıkmasa bile kalbinin içinde yankılanır. Emine de onlardan biriydi ve ben, ne kadar kaçarsam kaçayım, bu evde, bu katta, bu sessizlikte ondan kurtulamayacağımı çok iyi biliyordum. Odanın loşluğunda dolabın kapağını açtım. Menteşeler ince bir sızı gibi inledi; ses mi çıkardı, yoksa bana mı öyle geldi, emin olamadım. Elimi uzatıp en arkadaki rafa dokundum. Parmaklarımın ucuna tanıdık bir sertlik değdiği anda nefesim boğazımda düğümlendi. Küçük, siyah bir radyo-teyp zamanın unuttuğu ama hatıraların asla affetmediği o nesne. Eskiydi, çizikleri vardı, köşeleri yıpranmıştı; sanki üstünde taşıdığı her iz, yarım kalmış bir yemin, tutulamamış bir söz gibiydi. Avucumun içindeki o plastik sertlik, sanki bin voltluk bir akım gibi tüm vücudumu kaskatı kesti. Üzerindeki tozu elimle silerken parmaklarımın titremesini durduramadım. Toz havaya karıştı, ışığın içinde ağır ağır döndü; o an, ruhumun içindeki depremi ele veren tek şey titreyen ellerim değildi. Kalbim de aynı toz gibi dağılmaya hazırdı. Yıllardır dokunulmamış bir yaraya, bilinçli olarak bastığımı hissediyordum. Kapağını açtım. İçind…

Bölümün tamamını WritePad'de oku