DengeSizler

⚖️ BöLüM - 6 ⚖️

Yazar:

DengeSizler – Ramazan DEMİR kitap kapağı
DengeSizler – Ramazan DEMİR kitap kapağı

『☠️ 𝕯𝖊𝖓𝖌𝖊𝕾𝖎𝖟𝖑𝖊𝖗 ☠️』 💎6. BöLüM -BaRoNLaRıN MaSaSı💎 𝔹𝕒𝕣𝕠𝕟𝕝𝕒𝕣ı𝕟 𝕄𝕒𝕤𝕒𝕤ı𝕟𝕕𝕒 𝕊𝕒𝕟𝕕𝕒𝕝𝕪𝕖𝕝𝕖𝕣 𝔻𝕖ğ𝕚𝕝, İ𝕟𝕤𝕒𝕟𝕝𝕒𝕣 𝔼𝕜𝕤𝕚𝕝𝕚𝕣, 𝕐𝕖ğ𝕖𝕟... 𝔹𝕦 𝕄𝕒𝕤𝕒𝕕𝕒 𝕂𝕒𝕝𝕖𝕞𝕚 𝕂ı𝕣ı𝕝𝕒𝕟ı𝕟 𝔸𝕕ı 𝔹𝕚𝕣 𝔻𝕒𝕙𝕒 𝔸𝕟ı𝕝𝕞𝕒𝕫; 𝕊𝕖𝕤𝕚 𝕊𝕒𝕕𝕖𝕔𝕖 𝕋𝕠𝕡𝕣𝕒ğı𝕟 𝔸𝕝𝕥ı𝕟𝕕𝕒 𝕂𝕒𝕝ı𝕣. SİSTEMİNGÖZÜNDEN Ankara'dan İstanbul'a dönen özel uçağın inişi, Atatürk Havalimanı'nın artık kullanılmayan, gecenin sessizliğine terk edilmiş pistlerinden birine yapıldı. Beton, tekerleklerin altında kısa bir çığlık attı; ardından derin bir suskunluk çöktü. Uçaktan inenler aceleyle dağıldı ama en son inen adam farklıydı. Yanında ne bir koruma vardı ne de yardım etmeye yeltenen biri. Elindeki çantayı kimseye uzatmadı. Çünkü o çanta sıradan bir eşya değildi; İstanbul'un yıllardır fısıltılarla saklanan, üstü örtülmüş bütün kirli sırları onun içindeydi. O adamın adı Kaya'ydı. Uçağın metal merdivenlerinden inerken botlarının çıkardığı tok ses, pistin ıssızlığında birer idam hükmü gibi yankılandı. Koyu renk gözlükleri, yüzünü dış dünyadan koparan bir perde gibiydi. Siyah takımı kusursuz bir disiplinle üzerindeydi; gri deri eldivenleri ise soğukkanlılığını tamamlayan son detaydı. Yüzünde tek bir mimik yoktu, ne öfke ne de sabırsızlık okunuyordu ama içindeki sinir, bastırılmış bir bıçak gibiydi; her an kontrol dışına çıkabilecek, keskin ve tehlikeli bir titreşim halinde dolaşıyordu damarlarında. Eldivenli parmakları çantanın sapını öyle bir kavradı ki, derinin gerilme sesi gecenin ayazına karıştı. Arif Kıran'ın gökdelen ofisine girdiğinde, adımlarının sesi mermer zeminde yankılandı. Bu ses, sadece ayakkabıların çıkardığı bir gürültü değildi; sanki odaya doğru yaklaşan görünmez bir tehdit fırtınasının habercisiydi. Kapılar açıldı, koridorlar geride kaldı ve toplantı odasına girdi. Arif masanın başında onu bekliyordu. Solunda Yusuf, sağında Selim Tarçın oturuyordu. Üç adamın bakışları, odanın ortasında kesişiyor, sessiz bir hesaplaşmayı andırıyordu. Oda ne sıcak ne de soğuktu ama havadaki gerilim nefes almayı zorlaştıracak kadar ağırdı; boğucu, sıkışmış ve kaçışı olmayan bir ağırlık. Ofisin panoramik camlarından sızan İstanbul ışıkları, odadaki bu üç yırtıcının gölgelerini mermer zemine kanlı birer leke gibi düşürüyordu. Kaya tek kelime etmedi. Sakin bir hareketle masaya oturdu. Elindeki çantayı, sanki sıradan bir evrak çantasıymış gibi önüne bıraktı. Açmadı. Kilitlerine dokunmadı bile. Sadece başını yavaşça kaldırdı ve gözlüğünün ardındaki bakışlarını Arif'e çevirdi. O an odadaki herkes şunu anladı: Asıl fırtına henüz kopmamıştı. Herkes Kaya'ya "Hoş geldin" diyerek selam verdikten sonra direkt konuya girdiler. Arif Kaya'ya bakarak konuşmaya başladı. Sesi ne yükseliyor ne de alçalıyordu; kelimeler, ölçülmüş bir ağırlıkla odanın ortasına bırakılıyordu. "Sistemde bir sızıntı var ve bu sızıntı artık bilgi değil, güç kaybı yaratıyor." Arif hafifçe öne eğildi. Sandalyenin ayakları zeminde neredeyse duyulmayacak bir ses çıkardı. Odanın havası, bu küçük hareketle bile değişmiş gibiydi. Kaya, duyduklarını tartarak cevap verdi. Kelimeleri seçerken gözleri bir an boşluğa kaydı, sonra tekrar karşısındakine döndü. "Bu sızıntı, Muzo mu?" Kaya ilk kez Muzo'nun adını söyledi. Daha doğrusu, onu saklayan lakabı değil. Net, doğrudan ve duyulur şekilde: "Muzaffer." İsim, odanın içinde asılı kaldı. Ne yere düştü ne de dağıldı. Sanki görünmez bir ipten sarkıyor, herkesin başının tam ortasında duruyordu. Yusuf gözlerini kaçırdı; bakışlarını masanın kenarına sabitledi, orada olmayan bir çizgiyi inceler gibi. Selim parmaklarını oynattı; istemsiz, küçük, ve ritimsiz hareketler içinde yükselen gerilimi ellerinden boşaltmaya çalışıyordu ama başaramıyordu. Odadaki oksijen her geçen saniye biraz daha azalıyor, mermer duvarların soğukluğu Arif'in ensesinde kaskatı kesiliyordu. Arif, birkaç saniye boyunca kimseye bakmadı. Yüzünde şaşkınlık yoktu ama rahatlık da yoktu. Dudaklarının kenarında, kararsız bir çizgi belirdi. O çizgi, sorulmamış sorular…

Bölümün tamamını WritePad'de oku