⚖️ BöLüM - 1 ⚖️
Yazar: Ramazan DEMİR

『☠️ 𝕯𝖊𝖓𝖌𝖊𝕾𝖎𝖟𝖑𝖊𝖗 ☠️』 💎 1. BöLüM - DeMiR KaPıLaR 💎 𝔹𝕒𝕫ı 𝕂𝕒𝕡ı𝕝𝕒𝕣 𝕂𝕚𝕝𝕚𝕥 𝕋𝕦𝕥𝕞𝕒𝕫 𝕂𝕒𝕣𝕕𝕖ş; 𝔻𝕖𝕝𝕚 𝕂𝕒𝕟𝕝ı 𝔸𝕕𝕒𝕞ı𝕟 𝕊𝕚𝕟𝕖𝕤𝕚𝕟𝕖 𝕐𝕦𝕞𝕣𝕦𝕜 𝔾𝕚𝕓𝕚 Çö𝕜𝕖𝕣 ℍ𝕒𝕪𝕒𝕥 𝔻𝕖𝕕𝕚ğ𝕚𝕞𝕚𝕫 Ş𝕖𝕪. 𝔸ç𝕞𝕒𝕜 İçi𝕟 𝔸𝕟𝕒𝕙𝕥𝕒𝕣 𝔻𝕖ğ𝕚𝕝, 𝔹𝕖𝕕𝕖𝕝 İ𝕤𝕥𝕖𝕣 Ö𝕞𝕣ü𝕞ü𝕫𝕕𝕖𝕟 𝕍𝕖 ℝ𝕦𝕙𝕦𝕞𝕦𝕫𝕕𝕒𝕟. MUZAFFER'İN ANLATIMIYLA Demir kapılar, her zaman yavaş açılır. Sanki çıkmak isteyenin adımlarını sorgulamak istermiş gibi, her menteşe ağırdan alır; içeri girmesi kolay olan yerden, çıkmak sancılıdır. O devasa metal kütle gıcırdayarak gerilerken, çıkan her ses ruhumdaki bir yarayı deşiyor gibiydi. Beş yıl sonra ilk kez güneşi doğrudan yüzümde hissettiğimde gözlerimi kıstım. Öğleden sonraydı, saat 14.00'ı çoktan geçmişti. Göz kapaklarımda ağırlık vardı, sanki içerideki karanlık retinama yapışmıştı. Işık fazla parlak değildi aslında ama içeride geçen bin sekiz yüz küsur günün ardından, gökyüzü bile yabancılaşıyordu bana. Dünya, bıraktığımdan daha çiğ, daha gürültülü duruyordu karşımda. Gökyüzü, bana ait olmayan, ürkütücü derecede geniş bir boşluktu; sanki cehennemin tavanı kalkmıştı. Ayakkabılarımın tabanı yere sert vurdu. Bastığım zemini tanımıyordum artık. Kendi ayak izimi bile takip edemeyecek kadar uzaktım kendi geçmişimden. Sırtımda cezaevinden verilen siyah naylon bir torba taşıyordum. O torba, beş yılımın utancını ve yalnızlığını saklayan simsiyah bir kefen gibi omzuma binmişti. O torba, beş yıllık hayatımın ağırlığını sembolize eden boş bir tabuttu. İçimde eski bir gri tişört, birkaç sayfası yırtılmış bir ajanda ve kolumda durmayan, kadranı çatlak bir kol saati vardı. O saat, annemin bana son hediyesiydi. Öldüğünde kolunda bu vardı. Soğuk metali tenime değdikçe, annemin son nefesindeki o bitkin sıcaklığı hatırlar gibi oluyordum. Artık zamanı göstermese de o saati bileğimden hiç çıkarmadım. Tıpkı içimde donup kalan geçmiş gibi, o da kırık bir yemin gibiydi. Bazı şeyler geçmişi hatırlatmazdı; geçmişin ta kendisiydi. Kapı gıcırtısıyla ardına kadar açıldığında dışarısı sessizdi. Ne bir görevli seslendi ne de bir meraklı göz oradaydı. Sanki dünya beni çoktan unutmuştu ve özgürlük, boş bir sahneden ibaretti. Koca bir kentin kalabalığında, yapayalnız kalmanın o buz gibi gerçeğiyle yüzleşmiştim. Birkaç adım attım. Önümde beton bir yürüme yolu uzanıyordu; yolun iki yanına çürük metal çitler çekilmişti. Beton griydi, gökyüzü de öyle. Renk yoktu dışarıda, içerideki gibi ama en azından gökyüzü, demir parmaklıklarla bölünmemişti. Durdum. Derin bir nefes aldım ama içime çektiğim hava ciğerime yabancı geldi. Nefes almak, içeride unuttuğum garip bir beceriydi. Sanki ciğerlerim bu kadar çok hürriyeti taşımaya hazır değildi. Şehir kokusu yoktu burada. Ne egzoz, ne simit arabası, ne de sokak arası çöp tenekesinin tanıdık çürüğü. Sadece rüzgâr ve pas kokuyordu. Belki biraz da nemli toprağın. Özgürlüğün ilk kokusu, hayal ettiğim gibi taze değildi; metalik ve acıydı. Arkamı dönüp son bir kez cezaevinin kapısına baktım. Koca duvarların ardında bıraktığım insanlar vardı. Dostlarım değil. Sadece unutulmuşlar. Her biri birer gölgeye dönüşmüş, betonun soğukluğuna hapsolmuş ruhlardı. O dört duvarın içinde, unutulmak bazen korunmaktı. Dışarısı ise hatırlatıyordu. Kim olduğumu, nereden geldiğimi ve kimsenin beni beklemediğini. Tam yürümeye başlayacakken, sağdan gelen sesi duydum. Net, tok, bildik bir ses. O ses, karanlıkta yakılan ilk kibrit çöpü gibiydi. İçimdeki o sönük umudu aniden harlayan, damarlarımdaki kanı yeniden harekete geçiren bir sesti bu. "Dik yürü lan. Eğilme." Sese doğru başımı çevirdim. Sesin sahibini görmeme gerek yoktu. O sesi her tonuyla tanırdım. Cezaevine girmeden önce de içindeyken de hep bir yerde yankılanmıştı. Sesi, yıllardır süren bir bağlılığın mührü gibiydi, ruhumdaki boşluğu doldurmaya yeminliydi. Ramo'nun sesiydi bu. Sesindeki o sarsılmaz güven, beni ayakta tutan asıl güçtü. Gerçek adı Ramazan'dı ama kimse ona Ramazan demezdi. O, Ramo'ydu. Diyarbakırlıydı; gençliğinde bıçak sırtında…