DengeSizler

⚖️ BöLüM - 11 ⚖️

Yazar:

DengeSizler - Ramazan DEMİR kitap kapağı
DengeSizler kitap kapağı

『☠️ 𝕯𝖊𝖓𝖌𝖊𝕾𝖎𝖟𝖑𝖊𝖗 ☠️』 💎 11. BöLüM - aRTıK PaZaRLıK YoK 💎 𝔹𝕒𝕫ı 𝕂𝕒𝕡ı𝕝𝕒𝕣 Ç𝕒𝕝ı𝕟ı𝕣, 𝕐𝕖ğ𝕖𝕟... 𝔹𝕒𝕫ı𝕝𝕒𝕣ı İ𝕤𝕖 ℤ𝕠𝕣𝕝𝕒𝕟ı𝕣. 𝔸𝕞𝕒 𝔹𝕦 𝕊𝕒𝕒𝕥𝕥𝕖𝕟 𝕊𝕠𝕟𝕣𝕒 ℍ𝕚ç𝕓𝕚𝕣𝕚 𝔸çı𝕝𝕞𝕒𝕪𝕒𝕔𝕒𝕜... Çü𝕟𝕜ü 𝕄𝕖𝕤𝕖𝕝𝕖 𝔸𝕟𝕝𝕒ş𝕞𝕒𝕜 𝔻𝕖ğ𝕚𝕝, 𝕐𝕖ğ𝕖𝕟𝕚𝕞... 𝕄𝕖𝕤𝕖𝕝𝕖 𝔸𝕣𝕥ı𝕜 𝕂𝕚𝕞𝕚𝕟 𝔸𝕪𝕒𝕜𝕥𝕒 𝕂𝕒𝕝𝕒𝕔𝕒ğı𝕟ı 𝔹𝕖𝕝𝕚𝕣𝕝𝕖𝕞𝕖𝕜. SİSTEMİN GÖZÜNDEN Belgrad'ın gri taş sokakları geceyle birlikte daha da ağırlaşıyordu. Gün ışığında sert olan yüzeyler, karanlıkta neredeyse tehditkâr bir hâl almıştı. Taşlar soğuğu tutuyor, adımlar yankılandıkça şehrin eski hafızası ayak altından konuşur gibi oluyordu. Belgrad'da gece sessiz olmazdı; sadece sesini kısardı. Tuna'nın üzerinden geçen sert rüzgâr, dar sokaklara dalıyor, kapı aralıklarından ve çatlak pencerelerden içeri sızarak tüm sessizlikleri bıçak gibi kesip geçiyordu. Kaldırım taşlarının arasındaki nemli küf kokusu, yaklaşan bir infazın isli habercisi gibi genizleri yakıyordu. Stefan'ın verdiği bilgiye göre hedef ev, diplomatik statüye sahip bir binanın arka sokağındaydı. Ön cephede ışıklar yanıyor, bayraklar hareketsiz duruyor, her şey usulüne uygun görünüyordu ama arka sokak orası başka bir dünyaydı. Kaldırım taşları kırık, duvarlar isliydi. Binanın dış cephesi bakımsızdı; dökülen sıvalar, kapatılmış pencereler ve paslı bir demir kapı dışarıdan bakan biri için terk edilmiş, unutulmuş bir yapıdan farksızdı. Oysa içi, sistemin tam göbeğiydi. Bu bina, Matador'un Avrupa'daki "göz" biriminin kalbiydi. Burada bilgi toplanırdı; yalnızca ham veri değil, niyetler, zayıflıklar ve korkular tehdit analizleri burada yapılır, para transferleri buradan yönetilir, hedef dosyaları burada doğar ve büyürdü. Duvarların arkasında ekranlar hiç kapanmaz, saatler kavramını yitirirdi. Geceyle gündüz arasında fark yoktu; sadece vardiyalar değişirdi. Elektronik devrelerin çıkardığı o ince, tiz vızıltı; beton duvarların içine sızmış birer yılan fısıltısı gibiydi. Ve o gece, içeride yeni bir dosya hazırlanıyordu. Dar bir odada, soğuk ve beyaz bir ışık masanın üzerine eğilmişti. Işık ne yumuşaktı ne de davetkâr; acımasızdı, netti. Masanın üzerindeki dosya açıldığında, ekrandaki isim belirginleşti: Muzaffer Çiftçi. Harfler sade, font sıradandı ama o isim, odadaki herkes için bir anlam taşıyordu. Bir hedef. Bir süreç. Bir sonuç. Mousun imleci ismin üzerinde her gezindiğinde, dışarıdaki sokak lambalarından biri sanki bir veda gibi sönüp sönüp yanıyordu. Işık ismin üzerine düştüğünde, artık geri dönüş kalmamıştı. Bu noktadan sonra mesele "olur mu" değildi; sadece "ne zaman" sorusuydu. Dosya numarası atanmış, bağlantılar çizilmiş, ilk notlar düşülmüştü. Kader, bürokratik bir soğukkanlılıkla klasörlenmişti. O gece Belgrad'da rüzgâr sert esiyordu ve o rüzgârın taşıdığı soğuk, çoktan uluslararası bir infaz listesinin satır aralarına işlemişti. Sadık İstanbul'a indiği anda şehrin havasının değiştiğini hissetti. Daha uçağın kapısından çıkarken yüzüne çarpan o ağır koku, Belgrad'ın gri ve disiplinli sisinden sonra ona kirli ama tanıdık bir kaos sundu. Egzoz dumanına karışmış nem, üst üste binen insan sesleri, aceleyle yürüyen kalabalık her şey düzensizdi ama bu düzensizlik, garip bir şekilde canlıydı. İstanbul onu düzenle değil, hareketle karşılıyordu. Bu karmaşa Sadık'a huzur veriyordu. Çünkü bu şehirde hiçbir şey tam değildi ama her şey gerçekti. Kimse rol yapmaz, kimse tamamen masum görünmezdi. İstanbul pürüzlüydü; duvarları çatlak, kaldırımları kırık, yüzleri yorgundu ama ruhu vardı ve o ruh, Sadık'a yıllardır unutmamaya çalıştığı bir şeyi hatırlatıyordu: Nerede durduğunu, kimin arasında yürüdüğünü ve neye ait olduğunu. Terminalden çıkıp dışarı adım attığında botlarının altındaki ıslak asfalt hafifçe kaydı. Asfaltın üzerindeki her çatlak, her yamalı parça, bu şehrin damarlarında dolaşan sinsi zehri fısıldıyordu ona. Gücün, paranın, ihanetin ve suskunluğun zehriydi bu. İstanbul temiz değildi ama dürüsttü. Kimsenin elini saklamadığı, herkesin cebinde bir bıçak taşıdığı bi…

Bölümün tamamını WritePad'de oku