DENGESİZLER -1 - 1. Bölüm – Demir Kapılar
Yazar: Ramazan DEMİR

Hikayeye Giriş MUZAFFER'İN ANLATIMIYLA Dünya bir bahçedir çocukların gönlünde. Umutların asla tükenmeyeceği bir hayat var mıdır, ben de hep bunu merak ettim? Varsa da onlara gösteren birileri olmadı; o büyükler hep gizlediler, hep sakladılar onlardan. Bu da beni ve benim gibi diğer çocukları hayata bir sıfır yenik durumda başlattı. Daha nefes almadan, yenilgiyi sırtlanmıştık küçücük bedenimiz ve ruhumuzla. Kaderin ilk tokadını henüz kundaktayken yemiş, mağlubiyeti bir miras gibi devralmıştık. Bazı insanlar suçun içine doğmaz ama yaşadıkları yer, susmakla hayatta kalınan bir yer olursa, zamanla suçun dili olur insanın dili. Ben, Muzaffer, işte o dilin içinde doğdum ve büyüdüm. Kendi adımı bile dağların yankısıyla öğrenmiş, sessizliğimi hayatta kalma yöntemi sanmıştım. Sanki kelimeler tehlikeli mühimmatlardı. Hakkâri'nin Çığlı köyünde, karla örtülü dağların gölgesinde, taş duvarlı bir evin loşluğunda açmıştım ilk kez gözlerimi. O dağlar ki gündüzleri gökyüzünü deler gibi yükselir, geceleri yıldızları boğardı. Sanki zaman orada durmaz, sadece ağırlaşırdı ve o ağırlığı fark etmezdi insanoğlu. Gökyüzü bile üzerimize çökecekmiş gibi durur, nefesimizi daraltırdı. Kış ayı geldiğin beyaz bir örtü çekilirdi köyümüzün üstüne. Kış, köyün asıl yüzünü gösterirdi. Daha ilk kar düştüğünde her şey yavaşlardı; yollar, sesler, insanlar… Kar burada süs değildi, örtüydü. Bir gecede yollar kapanır, patikalar kaybolur, köy şehirle olan bağını keserdi, sabah kapıyı açamazdın; önce karı kazman gerekirdi. Bazen günlerce, bazen haftalarca kimse gidemez, kimse gelemezdi. O an anlardın ki artık herkes kendi başınaydı, kendi gücü kadar hayattaydı. Evlerin içinde dumanı tüten sobalar yanardı. Odun yetmediğinde tezek atılır, duman ağırlaşırdı. Is, duvarlara siner, sobanın başı hem hayatın merkezi olur hem de sabrın sınandığı yer hâline gelirdi. Sobanın sönmemesi için geceleri sırayla kalkılır, ateş kontrol edilirdi. Soğuk affetmezdi; soba sönerse ev değil, umut donar gibi olurdu. Çocuklar sobaya yakın yer yataklarında yatırılır, büyükler sessizce uyanık kalırdı. Hayvanlar kışın en ağır yükü taşırdı. Ağıllar karın altında kalır, yem hızla tükenirdi. Dışarı çıkamayan hayvanlar zayıflar, hastalık kapardı. Bir ineğin ya da koyunun ölmesi sadece bir canın gitmesi değildi; bir evin geçiminin eksilmesiydi. İnsan kendi açlığını ikinci plana atar, önce hayvanını düşünürdü. Çünkü burada yaşam, zincir gibiydi; bir halka koparsa hepsi dağılırdı. Kış geceleri uzundu. Sessizlik ağırdı. Kar yağdığında köy tamamen susardı; ne ayak sesi, ne rüzgâr uğultusu… O sessizlik insanın içine çökerdi. Bazılarını sakinleştirir, bazılarını ise içindeki karanlıkla baş başa bırakırdı. Kış, konuşulmayanları yüzeye çıkarır, bastırılan her şeyi daha görünür kılardı. Bahar ve yaz aylarında ise köyün tadına doyum olmazdı. Her yan yeşilliklere bürünür, doğa kendi ritmiyle köyün güzelliğini ortaya sererdi. Bitki örtüsü, toprağın ruhuyla birleşir; ağaçlar, çiçekler ve tarlalar sessizce ama gururla varlıklarını hissettirirdi. Bu doğal uyum, köyü yalnızca güzel değil, huzur veren bir yer hâline getirirdi. Çam kokuları havaya asılır, kuşların cıvıldaması, arıların çiçekten çiçeğe konmasıyla harika bir tabiat oluşur. Toprak canlandıkça, içimizdeki o bitmek bilmeyen kışın ayazı da bir nebze olsun kırılırdı. Köydeki düğünler de çok meşhurdur. Herkes yöresel elbiseleriyle dikkat çeker. Kadınlar Kiras Fistan, erkekler ise Şal û Şepik giyer. Herkes, üzerindeki yöresel elbiselerle yalnızca dikkat çekmiyor, aynı zamanda bu toprakların suskun geçmişini de üzerinde taşıyordu. Kadınların bedeninden ağır ağır süzülen Kiras fistanlar, ipek gibi ince dokusuyla ışığı içine çekiyor, her adımda renk değiştirerek kalabalığın arasında dalga dalga yayılıyordu. Kumaşın o kendine özgü parlaklığı, gecenin karanlığında bir anlığına parlayıp sönüyor; üzerinde işlenen desenler, kuşaktan kuşağa aktarılmış hikâyeleri sessizce fısıldıyordu. Fistanların etekleri yürüdükçe yere değiyor, her hareketle geçmişle bugün arasında görü…