Bölüm: 7
Yazar: Sev

Odamın sessizliği, elimdeki notun ve parıldayan kavanozun ağırlığı altında eziliyordu. Kalbim, göğüs kafesimi delmek istercesine çarpıyor; her atışında şakaklarımda dondurucu bir baskı hissettiriyordu. Batın’ın anlattıkları, odamda bulduğum bu gizemli çiçek ve elimde tuttuğum eski kağıt parçası... Hepsi zihnimde birbirine girmiş, çözülmesi imkansız bir kördüğüme dönüşmüştü. Gözlerim yeniden notun üzerindeki o sarsıcı kelimelere kaydı. “Gerçekleri öğrendiğinde...” Gerçekler. Hangi lanet olası gerçekler? Benden ne saklanıyordu? Kavanozun içindeki kırmızı güle baktım. Karanlık odanın ortasında, adeta yaşayan bir kor gibi hafifçe ve büyüleyici bir şekilde parlıyordu. Etrafa yaydığı o hafif, tanıdık ama bir o kadar da yabancı koku burnuma doldukça genzim sızladı. Batın, bu çiçeği çocukluğumuzda birlikte bulduğumuzu söylemişti. Hatta bir tanesini benim aldığımı, odama koyduğumu ve yerini asla değiştirmeyeceğime dair ona söz verdiğimi... Ama ben hiçbirini hatırlamıyordum. Zihnimde o güne dair kocaman, simsiyah bir boşluktan başka hiçbir şey yoktu. Kaşlarım çatıldı, ellerimdeki kağıdı biraz daha sıktım. İnsan çocukluğundan bazı şeyleri unutabilirdi elbette; küçükken yaşadığı her anı saniyesi saniyesine zihnine kazıyamazdı. Fakat bu, sıradan bir anı değildi. Odama kadar getirdiğim, üzerine yeminler ettiğim ve söz verdiğim bir çiçeği nasıl böyle tamamen unutabilirdim ki? Düşündükçe şakaklarımdaki o baskı katlanarak artıyor, duvarlar üzerime geliyormuş gibi hissettiriyordu. Daha fazla bu odada sıkışıp kalamazdım. Çiçeği ve notu dikkatlice saklayıp odamdan çıktım. Sadece bahçeye çıkıp gecenin serinliğinde biraz nefes almaya ihtiyacım vardı. Ancak merdivenleri inmeye başladığım an, genzimi yakan o mide bulandırıcı koku burnuma doldu. Zev buradaydı… O iğrenç varlığın bu saatte şatoda ne işi olabilirdi ki? İçimdeki kurt huzursuzca kıpırdanırken, adımlarımı yavaşlatıp kokuyu takip ettim. Koku, babamın çalışma odasının ağır ahşap kapısına doğru uzanıyordu. Kapıya biraz daha yaklaştım, sırtımı soğuk duvara yaslayarak kulaklarımı kabarttım. Babamın gür ama bir o kadar da gergin sesini duydum: "Hata yaptım... Onu aynı akademiye tekrar göndermemeliydim. Hayat bana kaderin değişmeyeceğini öğretmek istiyor gibi ama o kaderi yazan kişi benim." Duyduğum kelimeler zihnimde birer şimşek gibi çaktı. Kimi aynı akademiye göndermemeliydi? O kişi ben miydim? Ama bu imkansızdı... Ben bu akademiye ikinci kez başlamamıştım ki. Çocukluğumdan beri gittiğim, babamın kendi iradesiyle beni her yıl yolladığı yerdi orası. Eğer bahsedilen ben değilsem, kimdi? Ya da... Ben kendimle ilgili bildiğim her şeyde yanılıyor muydum? Zev’in sıkıntılı, hırıltılı bir nefes aldığını duydum. "Olan oldu Vane. Şimdi aynı şeylerin tekrar yaşanmaması için ne yapmalıyız, onu düşünmeliyiz. Ama gerçekleri öğrenirse... bil ki kimseye acımaz o." Zev’in ağır adımları kapıya doğru yöneldiğinde kanımın çekildiğini hissettim. Kalbim boğazımda atmaya başladı. Odadan çıkmak üzereydi ve şu an Zev ile yüz yüze gelmek isteyeceğim en son şeydi. Hızlı ve olabildiğince sessiz adımlarla merdivenlere doğru geriledim. Merdivenlerden süzülüp mutfağa geçtim. Masanın üzerinde yenmiş ama toplanmamış tabaklar duruyordu. Kokudan anladığım kadarıyla bu akşamın menüsünde pirzola vardı... En sevdiğim yemek olduğunu bildikleri halde beni beklememişlerdi. Kalbime oturan o ufak kırgınlığı gormezden gelmeye çalışarak derin bir nefes aldım. Mutfak kapısını sessizce açıp kendimi bahçeye attım. Serin güz rüzgarının hafif esintisi ve temiz hava ciğerlerime dolarken içimdeki o sıkışma hissi biraz olsun hafifledi. Kendimi sırtüstü çimenlerin üzerine bıraktım ve gökyüzüne, parıldayan ay’a baktım. Hilal evresindeydi; dolunaya çok az kalmıştı. Nefret ediyordum dolunaydan. Neden zorunlu bir şekilde kurda dönüşmek zorundaydım ki? Zaten kendi öz irademle bile dönüşmekten ölesiye nefret ederken, dolunayın o karşı konulmaz baskısı canımı sıkıyordu. Tam o sırada başımın üzerinde bir karaltı belirdi. Yukarıdan bana bakan annemin silü…