Bölüm: 6
Yazar: Sev

Profesör tahtadaki dumanlı sembolleri işaret ederek anlatmaya devam etti: "Vampirler ise kana susadıkları, kontrolü kaybedecek kadar aç oldukları o canavarca anda hafızaları silinirse bir daha asla o anı hatırlayamazlar..." Sınıftaki birkaç öğrenci not alırken ben önümdeki defterin köşesine rastgele şekiller karalamaya devam ettim. Profesörün anlattıkları tamamen teorik ve gereksiz detaylardan ibaretti. Büyücülerin bile izi silinmişken, birinin gelip de benim ya da bir başkasının hafızasını silmesi fikri son derece uzak ve saçmaydı. O yüzden profesörün dediklerini zihnimin bir köşesinde bile tutmayıp hemen unuttum. Benim şu an ilgilenmem gereken çok daha gerçek sorunlarım vardı. Ders bitiminde profesörün "Çıkabilirsiniz," demesiyle birlikte sınıfta gürültülü bir hareketlilik başladı. Sandalyelerin ahşap zeminde çıkardığı gıcırtılar arasında yanımda oturan Kaelen tek bir kelime bile etmeden hızla ayağa kalktı. Çantasını bile almadan, uzun ve kararlı adımlarla kapıya doğru yöneldi. Bir vampirin o sessiz ve akılalmaz hızıyla hareket ediyor, yanımda durduğu her saniye ona fiziksel bir acı veriyormuş gibi kaçıyordu. "Kaelen!" Sesim sınıftaki gürültünün arasında çınladı ama adımlarını yavaşlatmadı bile. Kalemimi hızla çantama atıp ben de sıradan fırladım. İçimdeki kurdun duyularını harekete geçirip kalabalık öğrenci grubunu yararak koridora çıktım. Uzun, mürdüm rengi sislerin süzüldüğü 6. Koridor boyunca ilerleyen o kalıplı silüetini gördüm. "Dur dedim sana!" Kurt çevikliğiyle aramızdaki mesafeyi kapatıp D Kapısı’nın biraz ilerisindeki kuytu köşe dönümünde onun geniş omzunu yakaladım ve sertçe kendime doğru çektim. Kaelen adımlarını kesti. Yavaşça bana doğru döndüğünde, o dondurucu ve duygusuz maskesini yüzüne çoktan geri takmıştı. Etrafa yaydığı o dondurucu vampir aurası tenimi ürpertti. "Ne var, Velya?" dedi, sesi buz gibi bir kuyudan geliyormuşçasına mesafeliydi. "Bahçede Zev’in kulağına ne fısıldadın?" dedim, doğrudan gözlerinin içine bakarak. Sesi alaycı çıkmasın diye çenemi sıktım. "Sabahtan beri etrafımda bir gölge gibi dolanıyorsun. Babam hakkında bilip bilmeden üstü kapalı tehditler savuruyorsun. Ne işler çeviriyorsunuz siz?" Kaelen’ın gözleri yüzümde gezindi. Eğildi, tıpkı bahçede yaptığı gibi yüzünü benimle aynı hizaya getirdi. Gözlerinde tek bir duygu kırıntısı bile yoktu; sadece dipsiz, ürpertici bir karanlık. "Bunu gidip o çok güvendiğin Zev’e ya da babana sormaya ne dersin, köpekçik?" dedi, sesi fısıltı kadar kısıktı. "Çünkü ben sana tek bir kelime bile açıklamak zorunda değilim." "Kaelen!" diye sertçe uyardım onu ama o çoktan arkasını dönmüştü. "Gitmene bak Velya. Etrafımda dolanıp durma," dedi soğuk bir sesle ve karanlık koridorun derinliklerinde kayboldu. Ne söylediğini öğrenmem gerekiyordu. Babama ya da Zev’e hiçbir şey soramayacağımı gayet iyi biliyordu; o lanet olasıca rahatlığının, cüretinin tek sebebi de buydu zaten. Göğsümü daraltan o kemikli sıkıntıyı dışarı üfleyerek, adımlarımı akademinin çıkışına doğru sürükledim. Bahçeye adım attığım an, güzün dondurucu serinliği bir kamçı gibi yüzüme çarptı. Bakışlarımı etrafta gezdirip kendi sürümdakileri aradım ama gözlerim, zihnimin tozlu raflarında unutulmaya yüz tutmuş tanıdık bir silüete takılınca adımlarım kendiliğinden bıçak gibi kesildi. Batın... Çocukluğumuzun o dertsiz, lekesiz günlerinde peşinden koştuğum, her anımı paylaştığım o çocuk duruyordu karşımda. Büyüdükçe aramıza giren o görünmez duvarlar, klanın omuzlarımıza yüklediği sorumluluklar yüzünden yollarımız ayrılmıştı. En son ne zaman bir çift laf ettiğimizi, göz göze geldiğimizi bile hatırlamıyordum. Bakışlarımız havada kesiştiğinde, gözlerindeki o yabancılaşma örtüsü kalktı ve yüzüne eski günlerin o katıksız, sıcacık tebessümü yayıldı. İçi içini yemeyen tek bir adım bile atmamış gibi, hızlı adımlarla ona doğru yöneldim. Batın da gölgesine sığındığı devasa çınarın altından doğrulup bana doğru büyük bir adım attı. Kollarını açıp beni göğsüne bastırdığında, sabahtan beri ruhumu emen o zifiri karanlığın…