BÖLÜM 1
Yazar: Sev

Gözlerimi açtığımda, boğazımda bir hırıltıyla düğümlenen o çığlık loş odamın soğuk duvarlarına çarpıp parça parça döküldü. Göğsüm deli gibi inip kalkarken yatakta dikleştim. Alnımdan süzülen soğuk ter damlası şakağımdan boynuma doğru sızarken, tırnaklarımın neredeyse pençeye dönüşecek bir keskinlikle yatak örtüsünü paramparça ettiğini fark ettim. Kalbim, kaburgalarımı kırıp çıkmak istercesine vuruyor, içimdeki kurt nefes alamıyormuş gibi zihnimi tırmalıyordu. Yine aynı kabus, yine aynı lanet acı. Karanlık, ucu bucağı görünmeyen taş dehlizler görüyordum rüyamda. Duvarlardan sızan o keskin, metalik kan kokusu ve puslu bir karanlığın içinde bana doğru uzanan bir el... Gitgide uzaklaşan o elin sahibinin feryadı kulaklarımda fırtınalar koparıyordu ama o sesin kime ait olduğunu bilmiyordum. Bir kurt adam olarak dünyadaki her kokuyu kilometrelerce öteden ayırt edebilirdim; fakat beni kendine deli gibi çeken o tanıdık kokunun sahibi zihnimden tamamen silinmişti. Kulaklarımda sadece tek bir fısıltı, zehirli bir ok gibi asılı kalmıştı: “ Unutma .” Neyi unutmayacaktım? Kimdi o? Zihnim bomboştu; avuçlarımın içinde sadece hiç var olmamış bir geçmişin sarsıcı sızısı kalmıştı. Derin bir nefes alıp o asi, sınır tanımaz duruşumu takındım. "Sadece bir kabustu," diye fısıldadım dişlerimin arasından. Ayağım soğuk zemine değdiğinde içimde derin bir ürperti oluştu. Derin nefesler alıp vererek kendimi banyoya attım. Üzerimdeki lanet, terli kıyafetleri fırlatıp musluğu sonuna kadar açtım ve buz gibi suyu yüzüme çarptım. Su derime değdiği an içimdeki kurdun hırçınlığı biraz olsun yatışır gibi oldu ama rüyadaki o koku hâlâ burnumun direğini sızlatıyordu. Neyin kokusuydu, kime aitti bilmiyordum. İçten içe bu kokunun neyi temsil ettiğini ya da kabuslarımla bir bağlantısı olup olmadığını deli gibi merak ediyordum. Belki de sadece kafamda kuruyordum, bilmiyorum; ama son günlerde bu kabusu o kadar sık görmeye başlamıştım ki bu durum artık aklımı kaçırmama neden olacaktı. Akademiye geç kalmamak için suyu kapatıp banyodan çıktım. Aynanın karşısına geçip kendime baktığımda, son dönemde ne kadar çöktüğümü fark ettim. Kilo vermiştim ve nedensiz bir şekilde, artık geçmişimi sadece bölük pörçük hatırlıyordum. Belki de büyüdüğüm için beynim bazı şeyleri silme gereği duymuştu; ama ben bir kurttum. Geçmişimi unutmak demek, kendimi de unutmak demekti. Dolabımdan siyah deri ceketimi alıp üzerime geçirdim ve odamdan çıktım. Bizim klan evi; şehrin uzağında, devasa çam ağaçlarının çevrelediği kasvetli bir malikaneydi. Koridora adım atar atmaz alt kattaki çalışma odasından gelen sert, gür sesler kulaklarıma doldu. Merdivenlerin ahşap tırabzanlarına tutunarak aşağı indim ve açık kapıdan içeriye, hayatımı şekillendiren o iki insana baktım. Masanın başında, haritaların üzerine eğilmiş olan adam babamdı; klanın Alfası. Gücün, acımasızlığın ve ödün vermez bir iradenin canlı kanıtı gibiydi. Esmer, sert yüzündeki ve kollarındaki sayısız yara izi, geçmişte vampirlerle girdiği o kanlı sınır savaşlarının birer madalyasıydı. Onun için dünya sadece ikiye ayrılırdı: Biz ve düşmanlarımız. Bana baktığında bir evlattan çok, klanın gelekecek liderini, onun yarım kalan intikamını tamamlayacak bir silahı görürdü. Yumruğunu masaya vurduğunda koskoca malikaneyi titreten bu adamın karşısında ezilmeden dik durmayı öğrenmek, benim bu hayattaki ilk savaşımdı. Ve bu savaşta kaybetme gibi bir lüksüm yoktu; çünkü o, hiçbir savaşta kaybetmeyen bir yenilmezdi. Ne kadar acı... Hemen arkasında, pencerelerin önünde sessizce dikilen ise annemdi. Klanın şifacısı ve babamın o sert kayadan duvarlarının arkasındaki gizli güç... Babamın aksine onun gözlerinde her zaman derin bir hüzün ve şefkat okunurdu. Toprak ve kurutulmuş şifalı otlar kokan elleriyle ne zaman başımı okşasa, içimdeki o vahşi kurdun uysallaştığını hissederdim. O, bu savaşın klanımıza getirdiği yıkımı en yakından gören kişiydi; giden her canın acısı onun şefkatli yüreğine kazınmıştı. Babam beni bir savaşçı olarak bilerken, annem insanlığımı ka…