Aquamarine | Akuamarin
Yazar: Lea Andrea

Okyanusun mavi sularında salınan dalgalar, hafif rüzgârın etkisiyle kıyıya vuruyor ve melodik bir ses oluşturarak geri dönüyordu. Sabahın erken saatlerinde eşsiz bir manzaraya sahip olan okyanusun kıyısında dalgaların vurduğu sahilde yürüyen iki gencin kaderleri kesişiyordu. Kral olmaya alışmaya çalışan Matias, hâlâ ilginç sırrını koruyan Ophelia'yı sabah sabah kaldırıp okyanusa sürüklemişti. Okyanus öyle sakinleştiriciydi ki Ophelia kendine gelmiş ve bu teklifi kabul ettiğine memnun kalmıştı. Hoş, kabul ettiği söylenemezdi; Matias adeta kızı kolundan tutup okyanusa ulaşan ormandan geçirmiş, patikadan yürütmüş ve kayalıklardan aşağı, sahile indirmişti. Yine de Ophelia mutluydu, yüzündeki gülümsemeyi bir an olsun silmiyordu. “Çok güzel,” diye mırıldandı, güneş ışığıyla parlayan açık mavi dalgalara bakarak. Matias saraydan çıkmadan önce pelerinini ve kral olduğunu belli eden herhangi bir fazlalığı istememiş, aksine rahat bir gömlek ve pantolon giyerek sahile inmişti. Bu yüzden kumların üzerine rahatça oturmuş, kızın elbisesine dikkat ederek onu da yanına çekmişti. “Öyle,” dedi ancak tıpkı ormanda olduğu gibi karşısındaki manzara okyanus değil, mavi gözlere sahip genç kızdı. Kral olmanın yükünü omuzlarında taşımaktan bir an olsun yorulmadan günler geçirmiş, halkın bu sıralar durmak bilmeyen sorunlarıyla ilgilenmişti. Ophelia'yı sık sık ziyaret edip hâlini sormuş ve onu ziyaretlere çıkarma kararı almıştı. Coelum'un her yerini gezdirecek ve tanıtarak kızla yakınlaşacaktı. Belki de bir amaç uğruna bunu yapıyordu, kötü bir amaç gibi görünen. Ancak kızın siyah saçlarına ve mavi gözlerine, gülümsemesine baktığında anladığı bir şey vardı: Bu ziyaretleri sırf onu tanımak uğruna yapmıyordu. Kızı görmek istiyordu. Onun yanında olmak istiyordu sürekli. Onu yakınında tutmak, koruyup kollamak istiyordu. Kim olduğunu bilmesine gerek bile olmadan kızı istiyordu. Gerçekler, okyanusun getirdiği dalgalarla beraber kıyıya vurdu. Matias, Ophelia'dan hoşlanıyordu. Belki de başından beri. Genç kralın gözlerini kırpıştırmasına ve boğazını temizlemesine neden olan gerçek, onu başka bir şeye yönlendirdi. “Akuamarin taşı okyanusu, maviliği ve cesareti temsil eder; biliyor muydun?”Boynundaki kolyeyi tutarak açığa çıkardı. “Annemin bana bu kolyeyi verdiğini ve asla boynumdan çıkarmamamı öğütlediğini hatırlıyorum. Ben de o zamandan beri asla çıkarmadım, boynumda taşıyorum. Beni koruyor ve bana cesaret veriyor.” “Akuamarin…” Ophelia kolyenin ucundaki mavi-beyaz karışımı kolyeye bakarak, “Çok güzel…” diye mırıldandı. Matias bir kez daha güzelliği onaylamak istemeyerek lafı değiştirdi. “Okyanusun bir efsanesi vardır,” dedi. “Babamdan yıllar önce, okyanusa âşık olan bir kral varmış. Her gece ve gündüz gelir okyanusu ziyaret eder, canlıları ve dalga seslerini dinlermiş. Kralın kalbindeki ışık büyüsü oldukça kuvvetliymiş ancak bir gün, kara büyü ele geçirmiş kalbi. Kral, okyanusun sularında boğulmuş. Canlıların hiçbiri de yardım edememiş kara büyüden kaçtıkları için.” Ayağa kalktı ve Ophelia'nın elini tutarak okyanusun sularına doğru ilerledi. “O günden beri her kim okyanusun sularına gelip bir dilek dilerse kralın ruhu bunu hisseder ve mutlu olurmuş. Dilek kurallara bağlı olmaksızın gerçekleştiği gibi denizkızları da su yüzüne çıkar ve şarkılarını söylemeye başlarmış.” Elini tutan Matias'a bakarak güldü Ophelia. “Dilek dilememi mi istiyorsun?” “Sen bilirsin,” diyerek gülümsedi genç adam. “Ben sadece anlatıyorum.” Bakışlarını dalgalara çevirdi. “Hem, denizkızlarını görmek istemez misin?” “Pekâlâ…” Ophelia derin bir nefes aldı ve gözlerini kapadı. Ne dileyeceğini biliyordu. Kral Alastair'in öldüğü ve Matias'ın taç giydiği günden beri dilemek istediği ancak cesaret edemediği tek şey, genç adamın acılarının yok olmasıydı. Mutlu görünmesine rağmen içten bir şekilde çok acı çektiğini biliyordu. Matias'ın canı acıyordu. Annesinin ve babasının yokluğu, kral olmanın sorumluluğu ile beraber her şey genç kralın canını yakıyordu. Dileğini diledikten sonra gözlerini açtı. Ok…