Limnades | Göl Perisi
Yazar: Lea Andrea

Gece boyunca gözünü bile kırpmadan Ay'a bakıp düşüncelere dalan Ophelia, gözlerini ovuşturarak esnedi ve bulunduğu evin sahibinin seslenmesi üzerine dalgın adımlarla odadan çıktı. Genç kızı gören Olya neşeyle gülümsedi. “Günaydın!” “Günaydın,” diye mırıldandı Ophelia bitkin bir hâlde. Kahvaltılıklar ile dolu olan masaya baktığında aslında hiç de aç olmadığını fark etti. “Aç değilim.” Arkasını dönüp odasına girecekken Olya'nın sesi ile duraksadı. “Olur mu öyle şey!” Kızdığında bile neşeli olabilen yaşlı kadın, arkasını dönen kıza oturmasını işaret etti. “Otur ve kahvaltını et.” Bir parça ekmeği ağzına atmadan önce, “Yoksa ejderhalar yer seni,” dedi. Ophelia kıkırdayarak oturdu. “Ne?” diye sordu gülerek. “Ejderhalar mı yer?” “Yemeğini yemeyen çocuklara böyle denir,” diyerek açıklayan kadına gözlerini devirerek baktı genç kız. Ne kadar eğlenceli bir ülkeydi Coelum… Hiçbir şey söylemeden ekmeğini bölerek ağzına attı ve güldü. Ejderhalar yer, ha… Çilek reçeli ile süslediği ekmeğini bitirdikten sonra kadına yardım ederek sofrayı topladı. Öyle uykusuzdu ki birazcık dinlenmek istiyordu. Odasına dönerek döşeğe uzandığında düşüncelerini işgal eden, bir çift mavi gözlü sarışın bir genç adamdı. Prens. Coelum’un gelecek kralı, genç prensi, Ophelia'nın bildiği şekilde hekim Matias… Hâlâ inanamıyordu ancak prense biraz da kırılmıştı, yalan söylemesi hoşuna gitmemişti. Ne vardı söyleyiverseydi prens olduğunu? Ophelia, evlenmesi gereken adam olduğu için kucağına atlayacaktı sanki Matias'ın! Aslında, olabilirdi de… Bu düşünceyle gülümsediğinde gözlerini kapattı ve genç adamı hayal etti. Dokunmak için can attığı ve yumuşacık olduğunu tahmin ettiği sarı saçları rüzgârda dalgalandı genç prensin, kızın hayalinde. Mavi gözleri yola bakıyor ve sert bakışları ile yolu takip ediyordu. Yüz ifadesinden ne düşündüğü anlaşılmıyordu. Atın üstünde duran bedeni atın koşturmasıyla hareket ediyor, nefes alışından dolayı göğsü bir inip bir kalkıyordu. Üzerinde yine beyaz bir gömlek, kahverengi bir ceket ve pantolon ile botlar vardı. Kahverengi atı ile uyumlu olan kıyafetleri ile ormanda dolaşıyordu. Ophelia duyduğu at sesleriyle hayalini karıştırarak kaşlarını kaldırdı. At sesi? Bir at, evin önüne yaklaşıyordu. Hızla kalkarak pencereye yaklaştı ve gelmekte olan atı, üzerindeki adamı gördüğünde neredeyse sevinçten çıldıracaktı. Sakin olmaya çalışarak üzerindeki elbiseyi düzeltti ve bakışlarına kızgın bir ifade yerleştirdi. Eh, kızgın olmalıydı; ne de olsa genç prens tarafından saray balkonunda tek başına bırakılmıştı. Kapıyı açan Olya'nın sesini duyduğunda odadan çıkıp kapıya yöneldi. “Ah, majesteleri…” Olya eğilerek selam verdiğinde birdenbire Ophelia'yı gördü ve geri çekildi. “Merhaba, leydim,” diyerek gülümsedi Matias, kızı gördüğünde gözleri ışıl ışıl olarak. “Sizi görmek ne güzel.” Ophelia ifadesiz tutmaya çalıştığı yüzünü bozmamaya çalışarak elini uzatan adamın avuçları arasına bıraktı elini. “Sizi görmek de büyük bir şeref, prensim,” dedi, Matias kızın eline nazik bir öpücük kondururken. Durumu anlayarak uzaklaşan Olya'ya kısa bir gülümseme sunan Matias, kızı dışarı çıkardı. “Bugün sizinle biraz vakit geçirmeyi umuyordum.” Rüzgârın dağıttığı saçlarından bir tutamı kavrayarak kulağının arkasına yerleştiren Ophelia, kaşlarını kaldırarak alaycı bir gülüş bahşetti genç prense. “Yapacak başka işiniz yok mu? Ülkeyi yöneten babanıza yardım etmek gibi? Belki de sarayın kocaman avlusunda kılıç talimi yapmanız gerekiyordur? Ah, hayır, dün gece dans ettiğiniz kızla beraber olmayıp kurallara karşı geldiğiniz için beraber olmanız gereken başka leydi olmalı! Onunla tüm gece eğlenip onun gerçek eşiniz olup olmadığına karar vermeliydiniz. Yoksa benim yanımda işiniz ne ki, prensim? Dans ettikten sonra fırlatıp attığınız kızı daha önce görmeye gelmeyip bugün gelmenizdeki amacı anlayamıyorum.”Yapmacık bir şaşkınlık ifadesiyle ellerini göğsünde birleşti. “Ah, yoksa beni saray yatağınıza almak için bahane mi buldunuz? Ne kadar naziksiniz, majesteleri!” Matias başını sallayıp…