Rubinus | Yakut
Yazar: Lea Andrea

Coelum'un altın sarayının koridorlarında yankılanırken genç kızın kahkahaları, genç kral ise taht odasındaki altın tahtında oturuyor ve halkın sorunlarını dinliyordu. Yorgun gözlerini dikti yavaşça öne çıkıp kendisini tanıtan bir çiftçiye. Sağ kolunu, tahtın kol kısmına dayayıp elini yüzüne yasladı ve dinlemeye başladı. “Majesteleri…” Saçlarına ak düşmüş yaşlı adam eğilerek selam verdikten sonra konuşmaya nereden başlayacağını çözemeyerek etrafındaki halktan insanlara baktı. “Sorun nedir, Agricola (Çiftçi) Fabian?” Kralın teşvik edici sorusunun ardından Agricola Fabian dudaklarını araladı ve cümlelerini birleştirerek konuşmaya başladı. “Çiftçiler olarak bereketin azalmasından dolayı endişeliyiz. Birkaç gün önce topladığımız sebzeler küçük, meyveler orantısızdı; şimdi ise neredeyse hiç olgunlaşmamış peri meyveleri... Hasat zamanının gelemeyeceğinden, hasatın olamayacağından korkuyoruz.” “Daha önce böyle olmamıştı, değil mi?” diye sordu Matias kaşlarını kaldırarak. “Hayır, majesteleri, bu bir ilk.” Endişeyle baktı etrafındaki muhafızlara. “İnsanları artık doyuramayacağımızdan endişeliyiz. Ektiğimiz her şey sağlıksız olarak yetişiyor.” “Böyle bir şey mümkün değil, Fabian, endişelenme.” Matias Aunious sesini düz tutmaya çalıştıysa da birazcık titremesine engel olamamıştı. “Birkaç görevli göndereceğim ve topraklardaki sorunu çözmelerini sağlayacağım.” “Teşekkürler, majesteleri.” Fabian eğilip reverans yaptıktan sonra geri adımlar atarak geri çekildi ve bir sonraki kişiye verdi sırasını. Matias daha fazla dinlemek istemese bile gelen insanların sorunlarını dinledi. Bittiğinde bile hâlâ taht odasındaydı ve insanların gitmesinin ardından ne yapacağını düşünüyordu. Kimseyi yanında istememişti ve uzun masanın bir köşesine oturarak elini çenesine dayamış, düşünüyordu. Düşünmekten beyninin patlayacağını hissediyordu ancak yine de bir şeyler düşünmekten geri kalmıyordu. Omuzlarında duran kırmızı pelerinin ve başındaki kral tacının ağırlığını fazlasıyla hissediyordu. Babası gibi tarafsız düşünen bir kral değildi, her şeyi çok yönüyle gören ileri görüşlü bir kral hiç değildi. Babasını özlediğini hissederek derin bir iç geçirdi ve yüzünü sıvazladı. Tacı ve pelerini fırlatıp atmak, saraydan kaçmak istiyordu. Belki de Coelum'da bile yaşamamalıydı. Infernum kuyusundan atlamak, annesinin yanına gitmek bile aklından geçtiyse de düşüncelerini bozan şey şövalyelerinden birinin gelip bir şey söylemek istercesine bakmasıydı. “Kralım.” Matias'ın en güvendiği şövalyelerden biri olan Sör Tristan, sağ elini zırhının kemerindeki kılıcın kabzasına koymuş bir şekilde krala selam verdi. Matias zor da olsa başını kaldırdı ve yorgun gözlerle şövalyesine baktı. “Evet, Tristan?” “Efendim, halk arasında konuşulan ve ağızdan ağıza süregelen bir söylemden haberdar oldum.”Matias devam etmesi için işaret verdiğinde Tristan konuşmaya devam etti. “Yüce Kraliçe adında bir kadından söz ediyorlar, majesteleri.” Gözlerini kaçırarak masanın ahşap rengini incelemeye başladığında Matias kaşlarını kaldırdı. “Kimmiş o?” diye sordu merakla. “Kim olduğunu duydun mu?” “Saraydan bir leydi olduğu söyleniyor, efendim.” Tristan ağzında bir şeyler gevelediğinde Matias hiddetle kükredi. “Kim olduğunu söyle!” “Şey…” Kralın bir kez daha bağıracağından korkan Tristan, kahverengi gözlerini kralın koyulaşan mavi gözlerine dikti zorlukla. “Leydi Ophelia olduğu söyleniyor.” Genç kralın sandalyesini hızla ittirip ayağa fırlamasının ardından şövalye Tristan olayı toparlamak adına öne atıldı. “Doğruluğundan emin değilim, majesteleri. Bana halktan gelen bilgi bu şekilde sadece.” Matias hızlı adımlarla odadan çıkarken kesin bir emir verdi. “Kimse beni rahatsız etmesin bir süre!” Botlarının tabanlarını sarayın taş zeminine sertçe basıp odasına doğru ilerlerken hızından dolayı kırmızı pelerini havalanıyor, tekrar birleşiyordu genç kralın heybetli sırtıyla. Koridorda rastladığı muhafızlar bile kralın sert bakışlarından korkarak hiçbir şey söylemeden yalnızca eğilip kalmışlardı. Odasının önündeki muhaf…