BÖLÜM 1: ÖLÜME KAÇ KALA?
Yazar: Ilgın

Sular kararmıştı; öylesine koyu, öylesine mutlak bir karartıydı ki bu, ne nehrin kıyısı seçilebiliyor ne de suyun akışı duyuluyordu. Acheron’un yüzeyi, üstünde insan soluğu unutulmuş bir ayna gibi ağır ve hareketsizdi. O sudan yansıyan tek şey, kıyıda sabırla bekleyen binlerce siluetti. Kimi geride bıraktığı hayatın yasını tutuyor, kimi kaskatı kesilmiş dudaklarının arasında sıkıştırdığı o küçük bakır paranın, o tek obolosun* ağırlığıyla kamburlaşmış ruhunu taşıyordu. Gözleri boşluğa bakan, nefes almayı çoktan unutmuş bir kalabalık... Ve sonra, uzaklardan o ses duyuldu. Küreklerin paslı demir oyuklara sürttüğü o metalik, gıcırtılı inilti. Gıcırt… Gıcırt… Karanlığın içinden yavaşça sökülüp gelen o ahşap kayık, suyun yüzeyini bıçak gibi yarıp kıyıya yanaştı. İçinde kamburlaşmış, üstüne geçirdiği pasaklı ve bol şeylerle rüzgârda eriyip gitmiş gibi duran sert mizaçlı yaşlı bir adam oturuyordu. Yüzü çizgilerle, sakalları yüzyılların tozuyla kaplıydı. Charon. Ne nehrin ne de zamanın aklında tutabileceği kadar yaşlı, ölümsüz bir kayıkçı. Bakışları, kıyıdaki o kalabalığın üstünden kansız bir nehir gibi kaydı. Merhamet nedir bilmeyen, yalnızca kuralın ve mecburiyetin farkında olan solgun gözler... Kayığın tahta kenarına yaslandı, nasırlı parmaklarını uzattı. “Ücret,” dedi sesini duyanlara sanki rüzgâr esiyormuş gibi fısıltıyla. “Geçişin bedeli.” Karşısında yeni ölenler vardı ve klasikleşmiş görevi olan, onların ruhlarını yeraltı dünyasına ve yargı yerine ulaştırmak için kendi kayığıyla nehrin karşısına geçirmekti. Ama yeni ölmüş bir ruh obolus ödemediği an onu nehrin başında teknesine almaz ve onun yalvarmalarını dinlemez, görevi neyse onu yapardı. Kıyıda panik başladı. Dudaklarının arasından parayı düşürenler, usulca eğilip çamurun içinde elleri kanarcasına arananlar… Çünkü parası olmayanın bu sudan öteye geçmesi yasaktı. O zavallı ruhlar, kıyıda bir asır boyunca o karanlık rüzgârda dolanmaya mahkûmdu. Obolusu vermeyen ruhlar, nehrin kıyısında yüzyıllar boyunca arafta kalır ve karşıya geçemezdi. Ama o gece nehirde riyakârlığa yer yoktu. Charon kayığının tahtasına yaslanmış, sıradaki yolcusunu bekliyordu. Kimi zaman öfkeden deliye dönmüş bir yarı tanrının gücüyle sarsılırdı kayığı, kimi zaman da yürek yakan bir melodiye dayanamayıp ilk kez kuralları esneten bir ozanın lirik sesine teslim olurdu. Ancak çoğunlukla, dünya ile ebediyet arasındaki o tek yönlü yolculukta yalnızca o gıcırtılı kürek sesleri yankılanırdı: Gıcırt… Gıcırt… Ve kayık, yaşayanların dünyasından tamamen silinmiş o ruhları alıp, geri dönüşü olmayan sislerin ardına doğru kayıp giderdi. — Temmuz 2023 Planlamalarımızın her bir detayını konuşmaya başladığımızda mezuniyete ve üniversite kayıtlarımıza sadece birkaç hafta vardı. Planlarımız, lisenin son dönemindeki o boğucu baskı ve monotonluğuyla başladı. Sınav stresleri, aile beklentileri ve geleceğe duyulan kaygılar… Hepimiz üzerimizde tonlarca yükle yaşıyorduk son dönemde. Okulun o gri koridorları üzerimize üzerimize geliyordu. İşte her şey, o boğucu monotonluktan kaçmak istediğimiz öğle aralarından birinde, arka bahçedeki kamelyada fısıltıyla ortaya atılan o çılgın fikirle başladı: “Mezun olup gitmeden önce kimsenin unutamayacağı, yıllarca konuşacağı bir şey yapmalıyız.” İlk başta her şey masum bir gençlik kaçamağı gibi görünüyordu. Plan basitti: pazar gecesi, üniversitelerimize kayıt olduğumuz günün sonunda, gece yarısından sonra okulun arka tarafındaki o paslı demir kapıdan gizlice içeri sızacaktık. Sabaha kadar devasa binada dev bir saklambaç ve köşe kapmaca oynayacak, kimseye yakalanmadan okulun en yasaklı, en gizli köşelerini keşfedecektik. Hepimiz o an sadece biraz eğlenmek, biraz adrenalin yaşamak istiyorduk üniversitelerimizden onay alıp oralara kaydolduktan sonra gelen rahatlamayla. Ancak ne o binanın gece vakti ne kadar ürkütücü bir labirente dönüşeceğini hesaba katmıştık ne de içeride bizi bekleyen o karanlık sürprizi. Yirmi kişi o paslı demir kapıdan içeri adım atacağımızda, bunun hayatımızın en uzun, en acı…