Bölüm 5: Kaçış Planı
Yazar: İpek🩷

Teneffüsün geri kalanı benim için tam anlamıyla bir sis bulutunun içinde geçti. Meriç, attığı o son mesajın ardından sanki hiçbir şey olmamış, o kelimeleri saniyeler önce ekranıma fırlatan kendisi değilmiş gibi büyük bir soğukkanlılıkla ayağa kalkmıştı. Kitabını sırasına bırakıp, ellerini kumaş pantolonunun ceplerine sokarak sınıftan ağır adımlarla çıkışını izlemiştim. O kapıdan çıkarken, arkasından rüzgârıyla birlikte benim mantığımı da alıp götürmüştü sanki. Sıramda ne kadar süre o donakalmış hâlimle oturdum bilmiyorum. En yakın arkadaşım Aslı’nın sınıfa girip beni omzumdan sarsmasıyla kendime gelebildim. "Doğa! Kızım saattir sana sesleniyorum, daldın gittin. Ne bu hâlin, sınavın kötü mü geçti yoksa?" "Ha? Yok... Yok hayır, sınavım inanılmaz iyi geçti," dedim, sesimi normal tutmaya çalışarak. Ama parmaklarım hâlâ sıranın altındaki telefonu sımsıkı kavrıyordu. "E o zaman niye yüzün kireç gibi? Hem... O bileğindeki kırmızı ip ne alaka? Sabah yoktu bu?" Aslı, şüpheci gözlerini bileğime diktiğinde hızla elimi masanın altına kaçırdım. "Hiç... Öylesine. Şans getirsin diye bağladım işte. Matematik uğuru," diye geçiştirdim. Aslı’ya şu an her şeyi anlatamazdım. Eğer ona okulun gizemli buzdağı Meriç’in aslında benimle gecelerdir flörtleşen, zekâ küpü "Bilinmeyen Numara" olduğunu söylersem, muhtemelen çığlık ata ata bütün koridoru turlardı. Meriç’in gizlilik şartına sadık kalmalıydım. En azından oyunun kurallarını hâlâ o koyuyordu ve ben bu kuralları bozup onu ürkütmek istemiyordum. "Aman, iyi iyi," dedi Aslı çantasından aynasını çıkarıp rujunu tazelerken. "Bu arada Berk seni soruyordu kantinde. 'Doğa bugün bir tuhaf, yüzüme bile bakmadı' dedi. Kızım üç yıldır bu anı beklemiyor muydun sen? Çocuk resmen seninle ilgileniyor, sen burada oturmuş iplerle falan uğraşıyorsun." Aslı’nın kurduğu cümle odada yankılanırken içimi tuhaf bir hafiflik kapladı. Berk beni mi sormuştu? Eskiden olsa bu cümlenin tek bir harfi için bile günlüğüme sayfalarca yazı yazar, heyecandan kalbimi susturamazdım. Şimdi ise içimde en ufak bir yankı bile bulmuyordu bu sözler. Berk’in o çok övülen ilgisi, Meriç’in sıranın altından attığı tek bir mesajın, bana attığı o tek bir gizemli bakışın yanında o kadar sönük, o kadar ehemmiyetsiz kalıyordu ki. "Berk kendi işine baksın Aslı," dedim, çantamı omuzuma takıp ayağa kalkarak. "Benim şu an çok daha önemli işlerim var." Öğle arası geldiğinde okul bahçesi her zamankinden daha kalabalıktı. Kantin sırası ise tam bir işkenceye dönüşmüştü. Normalde öğle aralarında bahçenin en ücra köşesinde oturup müzik dinlemeyi tercih ederdim ama bugün içimdeki o deli dürtü beni Meriç’in peşine düşürmüştü. Onu hemen bulup köşeye sıkıştırmak değil amacım, sadece gerçek hayatta nasıl davrandığını, bu maskeyi ne kadar profesyonelce taşıdığını uzaktan izlemek istiyordum. Kantinin kapısından içeri girdiğimde gözlerim anında o kalabalığın içinde dik bir siluet aradı. Ve çok geçmeden onu buldum. Tost sırasının biraz uzağında, duvar kenarında tek başına duruyordu. Elinde bir şişe su vardı ve gözleri yine kimseyle temas kurmuyordu. Çevresindeki insanların gürültüsünden, edilen küfürlerden ve kahkahalardan tamamen izole bir fanusun içinde gibiydi. Derin bir nefes alıp adımlarımı o tarafa doğru yönlendirdim. Kalbim yine o tanıdık maraton ritmine başlamıştı. Tam üç adım uzağında durup cebimdeki telefonu çıkardım. Ona tam karşısında dururken mesaj atacaktım. Bakalım bu sefer nasıl tepki verecekti. Bilinmeyen Numara: Kantindeki o kalabalığın içinde, elindeki su şişesini incelerken bile çok mesafeli duruyorsun Meriç. Yoksa etrafındaki insanları da birer matematik problemi olarak mı görüyorsun? (12:35) Mesajı gönderdikten sonra gözlerimi telefondan ayırıp doğrudan ona baktım. Meriç, cebinden telefonunun titrediğini hissedince elindeki su şişesini sol eline aldı. Sağ eliyle telefonunu çıkardı. Ekrandaki yazıyı okurken, yüzündeki o ciddi ve ulaşılamaz ifade saniyeler içinde yumuşadı. Dudaklarının kenarı yine o dünkü mesajların sıcaklığıyla kıvrıldı. Ama kafası…