Bölüm 4: Akıl Oyunları
Yazar: İpek🩷

"Kaderin kırmızı ipliği görünmezdir Doğa, ama sen gidip onu herkesin göreceği şekilde bileğine bağladın. Tebrikler." Salı sabahı aynanın karşısında, sol bileğime dikiş kutusundan bulduğum kırmızı makara ipini üç tur dolayıp sıkı bir düğüm atarken kendimle dalga geçiyordum. Kalbim göğüs kafesimi öyle bir zorluyordu ki, sanki bahçede koşu maratonuna çıkacaktım. Annemin örgü sepetinden yürüttüğüm bu incecik ip, bugün hayatımın en büyük kumarı olacaktı. Ya o gizemli çocuk bu ipliği fark edip restime karşılık verecekti ya da ben koskoca bir hayal kırıklığıyla o engelle butonuna basmak zorunda kalacaktım. İşin aslı, o butona basmayı hiç ama hiç istemiyordum. Evden çıkıp okula giden o ağaçlı yolu yürürken ellerim sürekli montumun cebindeydi. Bileğimi saklamaya çalışıyordum, en azından okula varana kadar kimsenin dikkatini çeksin istemiyordum. Kulaklığımda yine dün geceki listeden bir şarkı çalıyordu ama bu sefer gözlerim etraftaki her gölgedeydi. Arkamdan gelen ayak seslerini dinliyor, yanımdan geçen her erkeğin boyuna posuna bakıyordum. Dün çantamın açık olduğunu fark edip o ayracı içine bırakan o gizemli elin sahibini bulmalıydım. Hakan mıydı? Burak mıydı? Yoksa tamamen gözümden kaçırdığım, listemde bile olmayan üçüncü bir şüpheli mi? Okul kapısından içeri girdiğim an, sanki üzerimde görünmez bir spot ışığı yanmış gibi hissettim. Koridorun ortasında yürürken Berk ve tayfası yine o her zamanki köşelerinde, kantinin merdiven boşluğunda dikiliyorlardı. Berk, elindeki basketbol topunu parmaklarının arasında çevirirken beni fark etti. "Hey Doğa! Günaydın," diye seslendi neşeyle. "Matematik hocası sınavları bugün okuyacakmış, haberin var mı? Sayende galiba ben batırdım, 4. soruyu tamamen salladım." Gülümsemeye çalıştım ama içimden sadece "Geçmiş olsun" demek geliyordu. Eskiden olsa onun bu ilgisi karşısında günlerce havaya uçardım. Şimdi ise sadece başımı sallayıp "Umarım iyi gelir," demekle yetindim. Tam yanlarından geçip merdivenlere yönelecekken, Berk’in yanındaki Burak’ın gözleri bir anlığına sol bileğime kaydı. "O ne lan? Bileğine ne bağladın öyle, kan grubun falan mı?" dedi Burak gülerek. Kalbim bir an teklemedi bile. Burak bunu yüksek sesle soruyordu ve yüzünde en ufak bir gizem, bir "anlaşma" ifadesi yoktu. Eğer dünkü mesajı yazan o olsaydı, bunu herkesin içinde böyle patavatsızca sormazdı. Burak elendi. Şüpheliler listemden bir isim daha göz göre göre silinmişti. Sınıfa girip sırama oturduğumda, montumu çıkardım ve sol bileğimi sıranın üzerine, herkesin görebileceği şekilde koydum. Birkaç dakika sonra sınıfın kapısından Meriç girdi. Her zamanki gibi o asil, ağır ve mesafeli adımlarıyla koridorda ilerledi. Elinde yine o kalın fizik kitabı vardı. Gözleri ne sınıftaki gürültüye takıldı ne de etraftaki insanlara. Doğrudan arkadaki cam kenarındaki sırasına doğru yürüdü. Tam benim sıramın yanından geçerken, adımları çok hafif, neredeyse belirsiz bir saniye kadar yavaşladı. Gözleri sıranın üzerindeki sol elime, o kırmızı ipliğe düştü. Meriç’in o her zaman ifadesiz olan yüzünde, sol kaşının ucu milimetrik bir şekilde yukarı kalktı. Koyu renk gözlerinde anlık bir şimşek çaktı, sanki bir şeyi onaylar gibiydi. Ama o kadar profesyonel bir oyuncuydu ki, yüzündeki o buzdağı imajından tek bir ödün bile vermeden yürümeye devam etti, sırasına oturdu ve kitabını açtı. "Saçmalama Doğa," diye fısıldadım kendi kendime kafamı önüme eğerek. "Çocuk sadece bileğindeki ipe şaşırdı. O buz kütlesi dün gece bana 'kaderin kırmızı ipliği' diye mesaj atamaz. İmkansız." İlk ders olan Edebiyat, hayatımın en uzun dersiydi. Divan şiirlerinin kafiye örgüsünü dinlerken benim gözüm sürekli duvardaki saatteydi. Dakikalar adeta kaplumbağa hızında ilerliyordu. Sol bileğimdeki iplik sanki tenimi yakmaya başlamıştı. Ya mesaj gelmezse? Ya beni gerçekten izlemiyorsa? Ve sonunda o kurtarıcı ses yükseldi: Teneffüs zili. Sınıftaki herkes bir anda ayaklanıp dışarı fırlarken ben yerimden kıpırdamadım. Telefonumu sıranın altından çıkardım, avcumun içine aldım ve ekranına kilitle…