Bölüm 22: En Güzel Gerçeğimiz (Final)
Yazar: İpek🩷

Geriye dönüp baktığımda, o eski okul koridorları, sınav stresleri ve telefon ekranımın arkasına saklanan o gizemli "Bilinmeyen Numara" günleri bana çok uzak birer anı gibi geliyordu. Dokuz Eylül Üniversitesi'ni el ele vererek kazandığımız o büyük yaz dönemini, yerleştirme heyecanlarını tek bir nefeste geride bırakmıştık. Ve bugün, hayatımızın en heyecan verici gününün tam merkezindeydik. Sonunda evleniyorduk. Aynadaki yansımama bakarken kalbimin göğüs kafesimi patlatacak kadar hızlı çarptığını hissediyordum. Üzerimdeki sade ama kuğu gibi asil duran bembeyaz gelinliğin eteklerini parmaklarımla hafifçe düzelttim. Saçlarım omuzlarıma doğru zarif dalgalarla dökülüyordu. Odanın kapısı yavaşça açıldığında aynadan arkama baktım. Meriç içeri girmişti. Jilet gibi düzgün siyah damatlığı ve hafifçe dağılan kömür karası saçlarıyla çok yakışıklı görünüyordu. Beni gördüğü o ilk anda, o simsiyah gözlerindeki her zamanki ciddi ifade, yerini tamamen içimi sırılsıklam eden muazzam bir hayranlık ve derin bir aşka bıraktı. Ağır ve kendinden emin adımlarla bana doğru yürüdü. Aramızdaki o son birkaç santimlik mesafe de eridiğinde, burnuma o çok özlediğim, artık tüm zihnime kazınan o temiz, huzurlu kokusu doldu. Sağ elini hiç tereddüt etmeden uzattı; uzun, zarif parmaklarını benim parmaklarımın arasından ağır ağır geçirerek ellerimizi sımsıkı kenetledi. Sol bileğimdeki o kırmızı iplik, gelinliğimin beyazlığı arasında ilişkilerimizin en olgun mührü gibi duruyordu. "Çok güzel olmuşsun Doğa," dedi Meriç. Sesi o kadar yumuşak, o kadar derinden gelen bir boğukluktaydı ki odadaki tüm gürültüyü tek bir saniyede tamamen sessize almayı başarmıştı. Eğildi ve dudaklarını büyük bir naiflikle benim alnıma bastırdı. "Seni her gördüğümde, o ilk gün numarayı karıştırıp bana mesaj attığın an için dünyaya bir kez daha teşekkür ediyorum. Hayatımın en büyük, en güzel şansı sensin." Nikah salonuna geçtiğimizde, Aslı’nın, diğer arkadaşlarımızın ve ailelerimizin neşeli alkışları arasında, bir ömür boyu yan yana yürümek için o büyük imzaları attık. Herkesin tebriklerini kabul edip o kalabalık düğün salonundan ayrıldığımızda, nihayet sadece ikimize ait olan dünyaya geri dönebilmiştik. Düğünün yorgunluğuyla eve döndüğümüzde, odamızın içindeki o loş ışık lambasının altında Meriç’le baş başa kaldık. Meriç, damatlığının ceketini yavaşça yatağın kenarına bıraktı ve bana doğru döndü. Gözlerindeki o derin, sadece bana ait olan sevgi dolu bakış tüm yorgunluğumu tek bir saniyede silip süpürmüştü. "Artık tamamen benimsin, eşimsin Doğa," diye fısıldadı, ellerini yavaşça belime yerleştirip beni kendine doğru çekerken. Kollarımı onun boynuna doladım. Dudakları, benim dudaklarımla buluştuğu o ilk saniyede zaman ve mekân tamamen hükümsüz kaldı. Bu, o eski okul koridorlarındaki ilk bakışmalardan, o ormandaki ahşap köprüdeki ilk öpücükten çok daha derin, bizi tamamen birbirimize ait kılan ve artık bir aile olduğumuzu mühürleyen upuzun, sarsıcı ve son derece romantik bir geceydi. Meriç, beni incitmekten korkar gibi o kadar yumuşak, ama bir o kadar da büyük bir tutkuyla, derinlemesine öpüyordu beni. Dudaklarındaki o yakıcı sıcaklık her bir hücreme sızarken, kendimi tamamen onun o güvenli, aşk dolu kollarına bıraktım. Birbirimizin kalp atışlarında kaybolduğumuz, hayatımın en güzel, en unutulmaz gecesini yaşadık. Evliliğimizin üzerinden birkaç hafta geçmişti. Günler su gibi akarken, heyecanla beklediğimiz o tarihi gün de yaklaşıyordu: 9 Eylül . İsmini taşıdığımız, İzmir'in o köklü ve devasa eğitim yuvası olan Dokuz Eylül Üniversitesi'nin resmi açılış günüydü. Meriç Mühendislik Fakültesi binasına, bense Tıp Fakültesi'nin amfilerine doğru ilk adımlarımızı atmak için sabırsızlanıyorduk. Hayatımızda yepyeni bir sayfa, bambaşka bir akademik macera başlıyordu. Ancak tam da bu koşturmacanın ortasında, son birkaç gündür vücudumda minik minik, tuhaf belirtiler hissetmeye başlamıştım. Sabahları uyandığımda içimde hafif bir bulantı oluyor, gün içinde normalde hiç olmayacak kadar çabuk yorulup uykum geliy…