Bölüm 16: Gezi
Yazar: İpek🩷

Sabahın ilk ışıkları odamın pencerelerine tünemiş o ince ekim sisini yavaşça ve tembelce dağıtırken, hayatımda ilk defa okul çantamı büyük bir heyecanla, içim içime sığmayarak hazırlıyordum. Bugün sıradan, kırk dakikalık sıkıcı derslerin geçtiği, tebeşir ve silgi tozlarının havada uçuştuğu o kasvetli gri koridorlarda hapis kalmayacaktık. Okul yönetiminin her yıl geleneksel olarak düzenlediği, 12. sınıfların sınav stresini biraz olsun dağıtmayı amaçlayan "Sonbahar Doğa ve Bilim Gezisi" günü gelip çatmıştı. Şehrin hemen dışındaki o devasa göl kıyısına, asırlık ulu ağaçların gökyüzünü kapattığı tarihi botanik ormanına doğru yola çıkacaktık. Aynanın karşısına geçip üzerime krem rengi kalın kazağımı, onun üzerine de koyu renk kot ceketimi geçirirken, sol bileğimdeki o incecik kırmızı ipliği parmaklarımla hafifçe düzelttim. Boynumda sakladığım, dün o taş evde Meriç'in bana avcuma bırakarak hediye ettiği o formüllü küçük cam zarı gümüş zinciriyle boynuma takarken kalbimin ritmi çoktan normal temposunu unutmuştu. Biz artık saklanmıyorduk, gizlenmiyorduk. Tüm okulun o meraklı gözlerine, dün gece sınıf grubunu tek parmağıyla hackleyip Berk'in o kibirli mesajlarını dijital dünyaya gömen o dahi çocuğun, yani sevgilim Meriç'in elini sımsıkı tutarak meydan okuyacaktım. Okul bahçesinden içeri adım attığımda, gezi otobüslerinin önü tam bir mahşer yeri gibiydi. Herkes yan yana oturacağı kişiyi ayarlamaya çalışıyor, sırt çantalarını yüksek sesli tartışmalar eşliğinde otobüslerin bagajlarına fırlatıyordu. Sınıf grubunun dün gece Meriç tarafından kilitlenip adının "DENKLEMİN DIŞINDAKALANLAR" yapılması ve mesajların kalıcı olarak silinmesi şoku hâlâ herkesin dilindeydi. İnsanlar telefon ekranlarını birbirine göstererek fısır fısır bu siber darbeyi konuşuyorlardı. Kantin duvarının kenarında, bizim sınıfın bineceği 12-A otobüsünün tam önünde Berk dikiliyordu. Elindeki su şişesini hırsla sıkıp bırakırken, gözlerini doğrudan bahçe kapısından giren bana çevirdi. Dün gece grupta o kadar insanın önünde bencilce bir hırsla yazdığı o "Doğa bana geri dönecek, neyi kaybettiğini anlayacak" mesajının Meriç tarafından saniyeler içinde silinmesi, onun o popüler çocuk egosunu tamamen yerle bir etmişti. Ama gariptir ki, gözlerinde öfkeden çok daha derin, daha önce hiç görmediğim pişmanlık dolu bir hoşlanma belirtisi vardı. Tam yanından geçip gidecekken adımı fısıldayarak önüme doğru bir adım attı. "Doğa, bu gezi otobüsünde yanım boş. Benimle otursana, lütfen... Biraz konuşalım, her şeyi açıklayabilirim," dedi Berk. Sesi ilk defa bu kadar çaresiz, bu kadar gururu kırılmış alt perdeden çıkıyordu. Tam karşısında durdum ve montumun ceplerinden ellerimi çıkardım. "Çok geç Berk," dedim, sesimdeki o net ve sarsılmaz tondan ben bile ürkmüştüm. Eskiden olsa onun bu daveti karşısında heyecandan ne yapacağımı bilemezdim. "Sen benim sana olan üç yıllık emeğimi, o platonik çabamı hiçbir zaman görmedin. Sen sadece insanların sana hayran olmasına, o popülerliğine aşıktın. Ama Meriç beni hiç kimse görmezken ben sadece kendi sakarlığında kaybolmuş bir Bilinmeyenken fark etti. Benim yerim artık senin o parıltılı ama içi bomboş olan dünyan değil. Lütfen önüne bak." Berk bu sarsıcı reddedilişin şokuyla ve egonun altındaki o gerçek çaresizlikle kalakalırken, arkamdan gelen o asil, o boğuk ve pürüzsüz sesle koridordaki tüm uğultu bir anda kesildi. "Kendi koordinat sistemini kaybetmiş insanlara yön tarif etmekle zaman kaybetme sevgilim," dedi Meriç. Arkama döndüğümde Meriç’i gördüm. Siyah uzun kabanı, hafifçe dağılmış siyah saçları ve o sadece benim için yumuşayan simsiyah gözleriyle karşımdaydı. Çevredeki tüm o öğrencilerin şok dolu ve hayranlık barındıran bakışları altında sağ elini hiç tereddüt etmeden uzattı. Uzun, zarif parmaklarını benim parmaklarımın arasından ağır ağır geçirerek ellerimizi sımsıkı kenetledi. Berk, ellerimizin birleştiğini ve aramızdaki o sarsılmaz bağı gördüğünde elindeki su şişesini hırsla çöpe fırlatarak arkasını döndü. Meriç ise dudaklarının kenarındaki o da…