Bölüm 14: Arka Sıra
Yazar: İpek🩷

Nuran Hoca tahtaya tebeşirle o büyük paralelkenarı çizerken, sınıfta sadece ahşap cetvelin tahtaya çarpma sesi ve pencereden içeri sızan hafif ekim rüzgarı vardı. Herkes sabahtan beri el ele yürümemizin şokunu atlatmaya çalışırken, ben sağımda oturan Meriç'in profilini izliyordum. Okuldaki o mesafeli, kimseyle göz teması kurmayan çocuk gitmiş; yerine sıranın altından parmaklarımı tek tek sevip okşayan, çok naif bir sevgili gelmişti. "Evet Doğa," dedi Nuran Hoca aniden arkasını dönerek. "Açıların kesişim kümesini buldun ama bir sonraki adımda koordinat eksenini nereye kaydırmamız gerekiyor, söyle bakalım?" Ben daha ne diyeceğimi bilemeden kekelerken, Meriç sıranın altından elimi hafifçe sıktı. Diğer eliyle önümdeki kareli defteri kendine doğru çekti ve siyah pilot kalemiyle sayfanın kenarına tıkır tıkır, hocanın göreceği büyüklükte bir formül yazdı. Yazısı o kadar nizami ve dikti ki, panik yapmama izin vermeden bana kopya veriyordu. "Y eksenini orijine doğru iki birim kaydırmamız gerekiyor hocam," dedim Meriç'in yazdığına bakarak. Nuran Hoca gözlüklerinin üzerinden bize dik dik baktı. Arka sıradaki bu ani zeka birleşmesinden şüphelendiği belliydi ama bir şey diyemedi. "Güzel, otur yerine," dedi. Ben yerime yerleşirken ön sıradan Berk'in hırsla arkasını döndüğünü gördüm. Kalemini parmaklarının arasında o kadar sıkı tutuyordu ki, ucunun çıt diye kırılma sesini duyabildim. Gözleri doğrudan sıranın altında, Meriç'in benim elimin üzerinde duran zarif parmaklarına kilitlendi. Yüzündeki o pişmanlık, o geç gelen kıskançlık ifadesi o kadar belirgindi ki, Aslı bile dönüp ona "önüne bak" der gibi kaş göz işareti yaptı. Berk, üç yıl boyunca peşinden koşan o sessiz Doğa'nın, şimdi okulun en gizemli çocuğunun yanında bu kadar mutlu ve özgüvenli olmasını asla hazmedemiyordu. Senden hoşlanmaya başlamıştı ama bu tamamen gecikmiş bir bencil hırstı. Dersin bitiş zili çaldığında sınıfta derin bir nefes alındı. Öğle arası gelmişti. Herkes çorba gibi kantine hücum ederken, Meriç hiç acele etmeden sırasındaki bilgisayar çantasını topladı. Ayağa kalktığında üzerindeki gri okul ceketinin kollarını hafifçe yukarı doğru katladı. "Bugün o gürültülü kantinde yemek kokuları arasında oturmayacağız sevgilim," dedi, sesi sadece benim duyabileceğim o boğuk ve yumuşak tondaydı. İlk defa bana "sevgilim" demişti ve bu kelime karnımda yüzlerce kelebeğin aynı anda havalanmasına yetti. "Seni okulun arkasındaki o eski kütüphanenin bahçesine götüreceğim. Sakin ve sadece ikimize ait bir yer." Sınıftan çıkarken Berk koridorun köşesinde Burak’la fısıl fısıl konuşuyordu. Meriç, Berk’in yanından geçerken benim omzumu hafifçe sarıp beni kendine doğru çekti. Aramızdaki o boy farkı ve Meriç'in beni korur gibi duran o asil gölgesi, Berk'in elindeki su şişesini hırsla çöpe fırlatmasına neden oldu. Meriç ise arkasına bile bakmadan, dudaklarının kenarındaki o dahi çocuk tebessümüyle beni bahçe kapısına doğru yönlendirdi. Okulun arkasındaki o eski, sarmaşıklarla kaplı kütüphane binasının bahçesine geldiğimizde, ağaçlardan dökülen yapraklar küçük ahşap masanın üzerini kaplamıştı. Meriç cebinden çıkardığı mendille masayı temizledi, ardından kabanını çıkarıp oturacağım tahta sandalyenin üzerine serdi. Bir sevgilinin gösterebileceği o en ince, en beyefendi zarafetle hareket ediyordu. "Dün gece sınıf grubunda Berk'in yazdıklarına çok bozuldun, biliyorum," dedi Meriç, karşıma oturup ellerimi masanın üzerinde kendi avuçlarının içine alırken. Koyu renk gözlerinde öyle derin bir şefkat vardı ki, tüm dünya o an flulaştı benim için. "Bozulmadım aslında," dedim dürüstçe. Gözlerimi onun dipsiz gözlerinden ayırmadan boynumdaki o formüllü gümüş zincirli cam zarı parmaklarımla oynattım. "Sadece onun bu kadar kibirli olmasına şaşırıyorum. Ben üç yıl boyunca onun neyini sevmişim, inan şu an hiç bilmiyorum. Senin yanındayken kendimi ilk defa bu kadar gerçek ve değerli hissediyorum Meriç." Meriç, elimi dudaklarına doğru götürdü ve parmak boğumlarımın üzerine o kadar naif, o kadar incitmekten korkar g…