Bölüm 12: Son Denklem
Yazar: İpek🩷

"Bazı yenilgiler kaçınılmazdır Berk. Özellikle de karşındaki insan, senin sadece bir vitrin süsü olarak gördüğün o kalbin tüm şifrelerini çoktan çözmüşse." Pazartesi sabahı, gökyüzünü kaplayan o serin, kurşuni bulutların altından sızan soluk ışıkla birlikte okul bahçesinden içeri adım attığımızda, havadaki statik elektrik adeta elle tutulacak kadar yoğundu. Cumartesi günü o botanik bahçede, zamanın durduğu o iskelede yaşananların büyüsü hâlâ her bir hücremde titriyordu. Meriç, sol elini benim sağ elime kenetlemişti; parmaklarımızın arasındaki o kusursuz uyum, aramızdaki o sarsılmaz ve derin bağın yeryüzündeki en net ilanıydı. Sol bileğimdeki kırmızı iplik ve boynumdaki o formüllü cam zar, adeta bu zafer yürüyüşümüzün birer nişanı gibi parıldıyordu. Bahçe her zamanki gibi kalabalıktı ama bugün koridorun gürültüsü, fısıltılar ve arkamızdan dönen o meraklı bakışlar umurumuzda bile değildi. Biz kapıya doğru ağır ve kendinden emin adımlarla ilerlerken, merdivenlerin başındaki o popüler köşede Berk’i gördüm. Elindeki basketbol topunu yerde sektirmiyordu; iki eliyle topu göğsüne bastırmış, gözlerini tamamen bizim kenetlenmiş ellerimize dikmişti. Yüzündeki o her zamanki neşeli, ulaşılamaz çocuk maskesi tamamen parçalanmıştı. Gözlerinde ilk defa bu kadar net, bu kadar hırslı ve pişmanlık dolu bir kıskançlık dalgası görüyordum. Tam önünden geçip gidecekken Berk aniden bir adım öne çıktı ve doğrudan Meriç’in önüne dikildi. Koridordaki tüm uğultu, bir saniyede bıçak gibi kesildi. Herkes merdiven boşluğuna üşüşmüş, bu tarihi yüzleşmeyi izlemek için nefesini tutmuştu. "Karan, bir dakika dur bakalım," dedi Berk. Sesi sinirden ve hırstan titriyordu, o her zamanki özgüvenli tonundan eser kalmamıştı. "Okulda kimseyle konuşmayıp arkalarda saklanarak kendini bir şey sandın galiba. Doğa’nın üç yıldır benim arkamdan nasıl koştuğunu, benim için neler yaptığını tüm okul biliyor. Sen sadece yanlış bir mesaj yüzünden araya kaynak yaptın. Geçici bir heves bu, kendini kandırma." Meriç durdu. Elimi bırakmadı, aksine parmaklarını parmaklarımın arasından biraz daha geçirip beni tamamen kendi koruma kalkanının arkasına aldı. O koyu renk, dipsiz bir okyanusu andıran gözlerini doğrudan Berk’in gözlerine dikti. Yüzünde en ufak bir öfke, bir panik ya da hiddet belirtisi yoktu. O kadar sakin, o kadar asil duruyordu ki, bu duruş Berk’in o hırslı egosunu bin kat daha fazla eziyordu. "Geçmiş zaman ekleri, adı üzerinde Berk, geçmişte kalır," dedi Meriç. Sesi o kadar pürüzsüz, o kadar boğuk ve derinden geliyordu ki, tüm koridorda yankılandı. "Doğa senin arkandan koşuyordu çünkü senin o parlak vitrininin arkasında gerçek bir ruh olduğunu sanıyordu. Ama o vitrinin içinin ne kadar boş, ne kadar yapay olduğunu dün o matematik sınavında 45 aldığında bizzat gördü. Sen onun içindeki o muazzam ışığı, onun zekasını ve temiz kalbini görmek için benim o ışığı fark etmemi beklemek zorunda kaldın. Sen sadece insanların sana hayran olmasına aşıksın Berk; ben ise Doğa’nın maskesiz, o en yalın ve sakar haline aşığım. Aramızdaki fark bu. Şimdi izninle, bizim derse girmemiz gerekiyor." Berk’in yüzü sinirden kıpkırmızı oldu, elindeki basketbol topunu Meriç’in göğsüne doğru sertçe itmek istedi. "Sen kimsin lan bana ders veriyorsun?" diye tısladı. "Eğer o kadar güveniyorsan kendine, okul çıkışında spor salonuna gel teke tek maç yapalım. Kimin daha güçlü, kimin Doğa’nın yanında durmaya daha layık olduğunu herkes görsün!" Meriç, Berk’in bu çocukça ve ilkel meydan okuması karşısında dudaklarının kenarıyla hafifçe gülümsedi. O dünyaları değiştiren, o zeki dahi çocuk tebessümü yüzüne yerleşti. "Doğa bir ödül ya da bir iddia malzemesi değil Berk. Onun kimin yanında duracağına sen ya da ben değil, sadece kendi kalbi karar verir. Ve o kararını cumartesi günü o botanik bahçede, ellerimiz ilk kez kenetlendiğinde çoktan verdi. Senin o ilkel güç gösterilerine ihtiyacım yok. Zeka her zaman kaba kuvveti mat eder. Tıpkı benim seni bu koridorda tek bir cümleyle mat ettiğim gibi." Meriç, Berk’in ve tüm o…