2. BÖLÜM ( MUM )
Yazar: emirooo

“Korkaklık nedir?” dedim Sustum. Boş bir ifadeyle aynadaki yansımama baktım. Gözlerimin altındaki hafif morluklar, uykusuzluğun değil; suskun kalınmış cümlelerin iziydi sanki. Aynadaki ben, sorunun cevabını biliyor gibiydi ama dudaklarım aralanmadı. Sadece tek bir nefesle sönebiliyordu. Ben mum olmamaya yemin etmiştim. Yine de alev gibi titriyordum. Laptopumun kapağını tek elimle kapatırken, stresten parmak uçlarımın titrediğini hissettim. Tırnak diplerime kadar yayılan o ince sarsıntı, içimde bastırmaya çalıştığım paniğin dışa vurumuydu. Gerginlik, damarlarımda dolaşan ateş gibi içimi yakarken dudaklarımı kemirmenin eşiğine gelip durdum. Kendimi tutmaya çalışmak, uçurumun kenarında dengede kalmaya çalışmak gibiydi. Parmak uçlarımın titremesi, içimdeki fırtınanın sessiz bir yansımasıydı; sanki hissettiğim tüm sıkışmışlık ve çaresizlik, dudaklarımın kenarında toplanmıştı. Dişlerim hafifçe derime baskı yaparken acı ve endişe, birbirine karışan garip bir tat bırakıyordu geride. Metalik. Keskin. Tanıdık. Her nefes alışımda içimdeki boşluk biraz daha büyüyor, kendi kendime verdiğim teselli sözcükleri birer birer dağılıyordu. İşte tam da bu yüzden dudaklarımı kemirmeye başlamıştım; kendimi hissedebilmek, kontrol edebileceğim bir acı yaratmak için. Çünkü insan, kontrol edemediği korkudan kaçarken çoğu zaman küçük bir acıya sığınırdı. Bu şekilde bir süre oyalandım. Odanın içindeki sessizlik kulaklarımda uğulduyordu. Ardından aniden yerimden kalktım ve kitaplığımdaki raflardan birine laptopumu usulca yerleştirdim. Sanki sert bir hareket yapsam, içimdeki gerilim de kırılıp yere dökülecekti.Derin bir nefes alarak masamdaki damla çikolatalı kurabiyeden bir ısırık aldım. Kurabiyenin bayatlamaya yüz tutmuş kenarları dişlerimin altında hafifçe dağıldı. Yanında, bir gün öncesinden kalmış çikolatalı sütü fark ettim. Kapağı biraz gevşemişti ama soğukluğunu yitirmemişti. Küçük bir yudum aldım. Tatlı süt damaklarımı sararken zihnimde bir isim beliriverdi. “Peri,” diye mırıldandım. Dudaklarımın arasından süzülerek çıkan bu kelimeye kendim bile şaşırdım. Peri. Benimle aynı uçak şirketinde çalışan bir kadındı. Ama onu yalnızca “bir kadın” diye tanımlamak, okyanusu bir bardak suya sığdırmaya çalışmak gibi olurdu. Peri’yi anlatmak için tek bir kelime yetmezdi. O, hayatında üç evlilik yapmış; her birini boşanmayla sonuçlandırmış biriydi. Üç kez dul kalmış bir kadını “sadece dul” diye tanımlamak hem haksızlık hem de gülünç bir sadelik olurdu. Peri düşmeyi bilen bir kadındı. Ama daha önemlisi, kalkmayı bilen bir kadındı. Her evliliğinden sonra başka bir yüzle, başka bir maskeyle, başka bir dirençle ayağa kalkmıştı. Kırıldığını belli etmeyen cam gibi… Şeffaf ama keskin. Bu anımsayış beni bir parça gülümsetse de zihnim başka bir yere kaymaya başlamıştı. Uçak şirketleri için üst düzey yönetici pozisyonu eğitimi alıp şirketlere CV bırakmaya başladığımda, Peri’nin yerini alacağımı bilmiyordum. O zamanlar hırsım, korkumdan daha büyüktü. Şirketin iç işleyişini yıllardır bilen, olacakları önceden sezen, insanları tek bakışta çözebilen gözlemci biriydi Peri. Hatta Alaz Bey’in şu an benim konumumda olan eski asistanıydı. Onun sağ kolu. Gölgesi. Ancak sadece aldığım eğitimle böylesine köklü bir değişimin mümkün olamayacağını çok geçmeden anlamıştım. Peri yerinden edilemeyecek kadar köklüydü. O koltuk onun şeklini almış gibiydi. Peri’nin düşüşünün sebebi başka bir şey olmalıydı. Zamanla şirkette yeni tanıştığım insanların alaylı ifadeleri, yarım bırakılmış cümleleri ve imalı yorumları olan biteni anlamama yardımcı olmuştu. Koridorlarda fısıltılar dolaşırdı. Kahve makinelerinin başında suskunluk olurdu ben yaklaştığımda. Peri, evliliklerinde doğru insanları seçememişti. Alkole bulanmış hayatlar süren adamlarla kurduğu yuvalar, birer birer skandallara karışmıştı. Bu adamların bazıları şirkete bile baskın yapmış, güvenliği aşarak yönetimi huzursuz etmişti. Cam kapılar ardında yükselen bağırışlar, şirketin prestijine gölge düşürmüştü. Alaz Bey, Peri’ye olan sabrını ne…