2 Bölüm
Yazar: anka

Sabahın ilk ışıkları, cam şatóm dediğim o küçük odanın solgun perdelerinden içeri süzülürken, dün gece sırtımı yaslayıp ağladığım kapının kenarında uyuya kaldığımı fark ettim. Vücudumdaki sertlik ve eklemlerimdeki ağrı, gerçek dünyadan kopmadığımın, hâlâ etten ve kemikten bir insan olduğumun en yalın kanıtıydı. Yerimden yavaşça doğrulup kaskatı kesilmiş omuzlarımı esnettim; dışarıda şehrin o rölantideki sabah gürültüsü yavaş yavaş başlamıştı. İşe gitmek için hazırlanmam, aynanın karşısına geçip üzerimdeki o ucuz ama temiz kabanı giymem gerekiyordu. Aynaya baktığımda, gözlerimin altındaki hafif morlukları ve yüzümdeki o inatçı ifadeyi gördüm. O kız buradaydı; hâlâ ayaktaydı, hâlâ nefes alıyordu. Evden çıkıp serin sabah ayazına adım attığımda, dün geceki o yoğun melankoli yerini temkinli bir dinginliğe bırakmıştı. Temizlik şirketindeki işim, şehrin lüks plaza ve iş merkezlerinden birindeydi. Zenginlerin, hayatı kusursuz sandığı, altında pırıl pırıl arabaların kayıp gittiği o devasa cam binalardan biri... İronik değil miydi? Hayatını temizlemeye çalışan ben, başkalarının kirli camlarını silerek ekmek parası kazanıyordum. Ama bu işi küçümsemiyordum; aksine, o paranın her kuruşu alnımın akıyla kazanılmış, kimseye boyun eğmediğimin, kimseye diyet ödemediğimin mühürüydü. Plazaya vardığımda asansörle en üst kata çıktım. Geniş mermer koridorlar, sessiz ve steril bir lüksle parlıyordu. Elimde temizlik malzemelerimin olduğu arabayla ilk ofisin önüne geldim. İçeride kimse yoktu; büyük, maun bir masa, arkasında şehre tepeden bakan boydan boya cam bir cephe vardı. Camın dışındaki manzaraya baktım: Gökyüzü gri bulutlarla kaplıydı, aşağıda karınca gibi hareket eden insanlar görünüyordu. Temizlik bezini elime alıp cama doğru yaklaştım. Dün gece kurduğum o cam şato metaforu zihnimde yeniden canlandı. Bu camlar ne kadar parlak görünürse görnsün, içerideki insanların sırlarını saklayamayacak kadar şeffaftı. Tam o sırada, ofisin kapısı hafifçe aralandı ve içeriye orta yaşlı, şık giyimli ama gözlerinde derin bir yorgunluk taşıyan bir adam girdi. Adı Selim Bey'di; bu şirketin orta düzey yöneticilerinden biriydi. Genellikle erken gelir, kimseyle konuşmadan kahvesini içerdi. Beni gördüğünde her zamanki gibi kibarca başını salladı, ben de aynı şekilde karşılık verdim. Normalde temizlik yaparken insanlarla göz teması kurmamaya, görünmez olmaya çalışırdım. Görünmez olmak, geçmişte benim en büyük zırhımdı; eğer kimse seni fark etmezse, kimse sana zarar veremezdi. Ancak Selim Bey bu sabah ofisten hemen çıkmadı. Masasına oturmak yerine pencereye, benim temizlediğim camın hemen yanına yaklaştı. Elindeki karton bardaktan yükselen kahve buharı havaya karışırken, dışarıdaki gri şehre dalıp gitti. Sessizlik birkaç dakika boyunca sadece klima motorunun mırıltısıyla bölündü. Sonra birden, sanki kendi kendine konuşur gibi mırıldandı: "Bazen her şeyi bırakıp gitmek istiyor insan, değil mi? Sadece... arkana bile bakmadan." Bu cümle, o an kalbime saplanan keskin bir iğne gibi oldu. Elimdeki bez havada asılı kaldı. Kalbim göğüs kafesimi dövmeye başlasa da dışarıdan sakin görünmeye çalışarak yutkundum. Ona bakmadım, sadece camı silmeye devam ettim. "Bazen gitmek yetmez," dedim, sesim beklenmedik şekilde sağlam çıkmıştı. "Çünkü nereye gidersen git, geçmişini de bavulunda taşırırsın." Selim Bey şaşkınlıkla bana döndü. Yıllardır buraya gelen temizlikçilerin sadece işlerini yaptığını, başlarını kaldırıp kimseyle derin bir sohbet etmediğini biliyordu. Gözlerindeki o yorgunluk perdesinin aralandığını, ilk defa beni gerçek bir insan olarak gördüğünü fark ettim. "Haklısın galiba," dedi hafifçe tebessüm ederek. "Ben Selim bu arada. Her gün buradasın ama seninle hiç konuşmamıştık." "Leyla," dedim kısaca. İsmin dudaklarımdan dökülmesi bana bile yabancı gelmişti sanki. Uzun süredir kimse bana adımla seslenmemişti; herkes için ya "temizlikçi kız" ya da sadece "göz ardı edilen biri"ydim. Leyla... Küllerinden yeniden doğmaya çalışan o kadının adı. Selim Bey uzatılan eli tutmadı ama…