1 - Kayabaşı Köyü
Yazar: VESPERA

- İnsan, hatırlandığı sürece yaşar. Bazı isimlerse unutulduklarında geri döner. •• İstanbul'u geride bıraktığımın üzerinden saatler geçmişti. Navigasyonda önümde kalan mesafe her kilometrede biraz daha azalırken, telefonumun çekim gücü de aynı hızla düşüyordu. Yolların berbatlığı da çabasıydı. Yağmur yeni yağmış gibi her yer çamur içerisindeydi. Daha dün yıkattığım arabam eskisinden de beter olmuştu. 'Ya ses getirecek bir haber bulursun ya da bu dosya son şansın olur.' Editörümün dün söylediği cümle hâlâ kulaklarımdaydı. Çalıştığım gazete artık eskisi gibi okunmuyordu. Bu yüzden gerçekten ses getiren bir haber bulmam gerekiyordu. İmdadıma Kastamonu'nun Karadere ilçesindeki Kayabaşı köyü yetişmişti. Bu dosyayı nasıl kabul etmiştim bilmiyorum fakat çözülmeye değer bir olaydı. Kaybolan 17 kişi vardı ve hiçbirinin ne ölüsüne ne de dirisine ulaşılmıştı. İnsanlar buhar olup uçuyordu sanki. Kulağıma ilişen sürtünme sesi düşüncelerimi dağıtırken istemsizce frene basıp durdum. Elim el frenine giderken yüzümü buruşturdum. Yollar o kadar kötüydü ki arabanın altı sürtmüştü. Buranın belediyesi hiç mi çalışmıyordu? Kapıyı açıp aşağı indiğim gibi çamura batan ayağımla beyaz olan ayakkabılarım ani renk değişimine uğramıştı. Kendi kendime "Allah kahretsin!" diye söylenirken gözüme çarpan taşın üzerine basıp cıvık çamurun içinden ayrılmıştım. Bu kadar çamurda nasıl eğilip arabanın altına bakacaktım ki? Bakışlarımı etrafımda gezdirdiğimde ağaçlardan başka bir şey görememiştim. Yanlış yola mı sokmuştu beni navigasyon anlamadım ki. Eğilip görebildiğimce arabanın altına bakarken bir sıkıntı görememiştim açıkçası. Tam kalkacağım sıra aracın arka tarafında oynayan çalılar çekmişti dikkatimi. Sis vardı, hava soğuktu fakat dalları o şekilde hareket ettirecek bir rüzgar yoktu. Ayağa kalktığımda hışırtı sesi de ilişmişti kulağıma. Kalbimin bir anlığına teklediğini hissetmiştim. Adımlarım benden bağımsız ilerlerken çamuru umursamıyordum bile. Arabamın önünden dolanıp hareket eden çalılara baktığımda kök tarafında bir şeylerin hareket ettiğini fark etmiştim. Biraz daha ilerlediğimde yavru bir geyiği yapraklardan yerken görünce içime bir rahatlık gelmişti. Aklımı almıştı resmen. Bir yabani de olabilirdi. Arabaya binemeden çamuru boylardım kesin. Onu rahatsız etmeden dikkatlice geri dönüp arabaya bindim. Ayakkabılarımı çıkarıp yan koltuğun önüne serdiğim poşetin üzerine koymuştum. Dışı mahvolan arabamın içini de mahvetmek gibi bir düşüncem yoktu. Tekrardan yola koyulduğumda telefondan navigasyona baktım. İlçe merkezine az bir yol kalmıştı. İlk işim Karadere Jandarma Karakolu'na uğramaktı. Valilikten aldığım araştırma iznini göstermeden köyde rahat hareket edemezdim. Yolun bitiminde beni karşılayan asfalt yol kaşlarımın çatılmasına neden olmuştu. Nasıl yani? Böyle bir yol vardı da ben mi bunca eziyeti çektim? Kendi kendime gülerken ellerimle yüzümü sıvazladım. Soluma bakıp arabanın gelmediğini gördüğümde yola çıkmıştım. Çok geçmeden Karadere tabelası önüme çıkmış, az bir mesafeden sonra ilçeye giriş yapmıştım. Navigasyon ilçe içerisini doğru gösteriyorsa eğer karakola çok da uzak değildim. Geniş meydana vardığımda elinde fidan tutan bir yaşlı adam heykeliyle karşılaşmıştım. Etrafından dönüp navigasyona göre hareket ettiğimde ilçe çıkışına doğru yönlendirmişti beni. Belki de karakol biraz dışarıda kalıyordu. Burası tahmin ettiğimden de küçük bir yerdi. Bir müddet daha ilerledikten sonra telefondan gelen ses, "Hedef solunuzda." diyordu. Bu sefer doğru olanı söylüyordu. Arabayı uygun bir yere çekip, çamurlu olan ayakkabılarımı aşağı alıp giyindim. Neyse ki bagajda yedek iki çift ayakkabım daha vardı. Bu yüzden pek de umursadığım söylenemezdi. Koltuğun üzerinde olan çantamı alıp kapıyı kapattıktan sonra kapalı kapı arkasında nöbet tutan personele doğru ilerledim. Elinde tuttuğu silahla beni süzüyordu. "Merhaba." "Buyurun?" Kaşlarım hafiften çatılırken çantamdan gerekli dosyayı ve Gazeteci kimliğimi çıkarmıştım. "Ben gazeteci Defne Çetinkaya.. Valilikten araştırm…