☼
Yazar: Reyyan

Geçmişin tozlu sayfasından soğuk bir aralık günü… Sevgili 8 yaş, Elimdeki kalemin mürekkebi bitmeye yakın olduğu için birkaç kez salladım ve defterde yazmayı yarım bıraktığım cümleyi tamamladım. Sevgili 8 yaşım… Umarım bu sekiz sayısı bana uğurlu gelir. Sekiz, sonsuzluk işaretine benziyor. Ben de sonsuza dek mutlu yaşamayı diliyorum. Kalemin mürekkebi tekrar biter gibi olduğunda daha fazla dayanamadan üzerime aldığım battaniyeyi kaldırdım ve parmak uçlarımda yürüyerek şifonyere doğru ilerledim. Herhalde buralarda bir yerlerde yedek kalem vardır? Koridordan bir ışık ve ayak sesleri gelince korkuyla ne yapacağımı bilemedim ve yatağa doğru sessizce ilerlerken ayağım, düğmesine basınca ses çıkaran oyuncak telefonlardan birine bastı. Hızla bir adım geriledim. Kapının altında ayak izi belirince ağzımdan bir, “Hııı!” nidası koptu. Saat durmuştu sanki. Ne yapacağımı bilmiyor, hareket etmezsem beni görmezler diye düşünüyordum… Ta ki küçük elime bir el yerleşinceye kadar… O küçük el beni odanın en karanlık köşesine götürdü. Perdenin arkasına. Kaşlarım alayla havaya kalktı. “Peh! Sen benden ne salakmışsın be!” dedim, biraz sesli, çocukça bir sesle. Sesim çok fazla çıkmış olmalı ki karşımda, benden üç dört santim uzun olan çocuk hızla elini hafifçe ağzıma kapattı. “Salak mı? Kızım, asıl sen salaksın! Bir saat tek ayak mı bekleyecektin?” Elini iğrenmiş gibi ağzımdan itekledim. “Çek şunu ya!” dedim. Biraz yüksek sesle söyledim galiba..? Karşımdaki çocuğun gözleri hızla büyüdü ve: “Bağırmasana kızım!” Gözlerim kısıldı ve hızla: “Hem… ben senin nereden kızın oluyorum be?” dedim, sorudan uzak bir ses tonuyla. Bana bakmayıp bedenini pencereye çevirdi ve yağan o bembeyaz karı seyretmeye başladı. Sonra küçük, kıvrımlı ağzından tek bir kelime çıktı: “Mecazen.” Kaşlarım tekrar çatıldı. Ne demişti o yahu? “Ne zen?” Yüzüne, sanki ağaca tırmanmayı öğrenen balık gibi bakmayı bırakıp anlamış gibi rol yapmayı tercih ettim. “Mecazen derken, yani gerçek değil, benzetme veya herhangi bir anlamda demekmiş,” dedi ve ses çıkarmamaya dikkat ederek eli camın kulpuna yerleşince, hızla onu durdurmak için elim kolunu buldu. “Ne yapıyorsun?” Birkaç saniye yüzüme baktı, sonra elimi itekledi ve: “Kara bakacağım.” Ellerimle önüme gelen saçlarımı geriye attım ve bilmiş bir ifadeyle: “Zaten şu anda görmüyor musun ki?” Omzunu silkeledi ve kolundaki elim yavaşça bedeninden uzaklaşınca camı açtı. Bana döndü ve gözlerime baktı. “Dilek dile.” Ne dediğini anlayamadım ve: “Ne diyorsun?” Gözlerini devirdi ve: “Diyorum ki kızım, dilek dile.” Ne diyeceğimi bilemez şekilde yüzüne bakıp kaldım. “Kızım, hadi sen de!” dedi ve bedenimi daha çok cama itti. Gözlerimi yumdum. “Mum üflüyormuş gibi düşün…” dediğinde yavaşça ona döndüm. Sahi, doğum günü mumu nasıl üfleniyordu? Dilek mi diliyorduk? “Bir dilek dile, Hafsa,” dedi ve devam etti. “Öyle bir dilek dile ki kaderin bile değiştirmeye gücü yetmesin.” Dedi ve karı izlemeye devam etti. Dediğini yaptım. Yumdum gözümü. İçimden ise tek bir cümle geçti. Kuruyan ağzımı tükürüğüm ile ıslattım ve dudaklarımı oynatarak içimden geçen cümleyi söyledim. “Sonsuza kadar buradaki ailem, arkadaşlarım ile yaşamak.” Hafsa o gün dileğini diledi dilemesine ama doğru mu dilemişti? Sahiden sonsuza kadar buradaki ailesi ile yaşayacaktı ama mutlu olacak mıydı ki?