İlkdördün
Yazar: Z. Livens

"İntihar mı edeceksin?" Kadın sımsıkı kapattığı gözlerini açtı. Sağ tarafından duyduğu sese doğru başını yavaşça, biraz da şaşkınlıkla çevirdi. Birkaç dakika sonra geleceği duyurulan tren gecenin son seferiydi. Haftaiçi olduğu için metro oldukça sakindi ve bekleyen herkes farklı yerlere dağılmıştı. Kendisi en uçta yani trenin geleceği noktanın önünde duruyordu. Yanındaki adamla birlikte. "Hayır." Adamı incelemeden tekrar gözlerini karşısındaki duvara kilitledi. Neden cevap verdiğini bile bilmiyordu. "Yalan söyleme." Adamın ses tonunun ifadesizliği hayli sinir bozucuydu. "Size yalan söylemek için bir nedenim yok. Beni rahatsız ediyorsunuz şu an." "Bu son tren ve yapacağın şey yüzünden sefer aksayacak. Vaktimi çalamazsın, önemli bir işim var." Yabancının acımasızlığına şaşırmıştı. Hemen arkasında duran bu hadsiz adama tamamen döndü ve yanıldığını gördü. Sesi kulağa olgun geldiği için adam diyordu ama aslında kendisinden genç duruyordu, çenesinin altına inen uzun koyu kahverengi saçları, yerli olmadığını belli eden hafif çekik ve beyaz ışık altında sinsilikle parıldayan kestane rengi gözleri vardı. Dudaklarında en ufak bir işaret yoktu ama kadın, gözlerindeki o sinsiliği net bir şekilde seçebiliyordu. Ve sinsiliğin nedeni de kısa süre sonra ortaya çıkmıştı. Düdük çalarak gelen tren, kadının sırtını döndüğü raylardan hızla geçti ve hem kendisinin hem de yabancının saçlarını dalgalandırdı, ardından yavaşlayarak istasyondaki yerini aldı ve kapılarını açtı. Genç, hiçbir şey demeden kadının yanından geçip trene bindi. Kadınsa kaşları çatık bir halde hâlâ orada dikilerek az önce yaşananları sorguluyordu. Aylar sonra gerçekten ilk defa cesaretini toplamış ve yapmaya karar vermişti, şimdi ise hiç tanımadığı bir kişi yüzünden bozguna uğramıştı. "Bu son tren. Binmeyecek misin?" diye sordu genç, kapının ortasında dikilerek vatmanın sabrını sınarken. Kadın gözlerini istemsizce kısarak ona baktı, sonra da trene bindi. İsterse gidip karşı yöndeki treni bekleyebilirdi ama artık bütün cesareti kaybolmuş, tek bir dikkat dağınıklığıyla tuzla buz olmuştu. Bütün suçu birkaç santim uzağındaki gence atabilirdi, öyle de yapacaktı. Ama şu an bir suçlu aramaktan ziyade başka bir düşünce ağır gelmişti. "Nasıl anladın?" diye sordu düz bir sesle. Trenin son vagonunda, karşılıklı koltuklarda oturuyorlardı. Etraflarında ikisi hariç kimse yoktu. Gencin kafasının kendine döndüğünü hissetti ama yerdeki bakışlarını kaldırıp ona karşılık vermedi. Vücudunu hafif bir utanç kaplamaya başlamıştı. Acizliğini ortaya sermişti ve karşısındakiyle herhangi bir tanışıklığının olmaması bile bu gerçeği değiştirmiyordu. "Sence nasıl anladım?" Sorusunda asla bir iğneleme yoktu. Hatta ses tonu meraklıydı. "Sarı çizginin çok yakınındaydım..." Bekledi, düşündü. Bunun yeterli bir neden olup olmayacağını bilmiyordu. Kendisi intiharın eşiğine gelmişti ama yoldan geçen biri, bir yabancının intihara teşebbüs edeceğini nasıl anlayabilirdi? Asla anlayamazdı. O kadar uzun zamandır bir boşluğun içinde yaşıyordu ki çevresinde olup biten hiçbir olayı ve durumu algılayamıyordu. Her gün yanından geçip gittiği sokakları, dükkanları rutinin dışına çıktığı an tekrar bulamazdı. Kendi dünyasında o kadar kaybolmuştu ki etrafındaki dünyayı unutmuştu. "Başka?" "O şeyi yapacağımı–" Cümlesini yarıda kesti. İntihar kelimesini kullanmaktan utanıyordu. Devam etmeden önce sıkıntıyla iç çekti. "O ana dek ben bile bilmiyordum. Sen nasıl anladın?" Sadece anlık gelen bir içgüdüydü. Bardak dolmuştu ve son damla da düşmüştü. O son damla çok sert bir şekilde düşmüştü. "Bir dahaki girişiminde aynı hatayı yapma diye mi soruyorsun nasıl anladığımı?" Hayretle baktı kadın. Gencin yüzündeki ifadesizlikte şimdi eğlence parıltıları vardı. Kollarını koltukların üzerinden iki yana açarak geriye yaslanmış, gayet rahat bir pozisyonda oturup ona bakıyordu. Kadının yaşadığı buhrana içten içe gülüyor olmalıydı. Bu düşünce midesini tepetaklak etti. Ağzını açmadan önüne döndü ve kendi kendine kızdı. Neden defolup başka bir yere ot…