bölüm bir, "kıyametin alameti"
Yazar: fatma nur

“…bu defa prenses prensi kurtaracak, kötülük kazanacak ve belki de karanlık onların aydınlığı olacaktı.” (Olasılık Tanrısı Osiel’in ‘Ulu Olana Ulaşma Çabaları’ adlı eserinin 7. cildinin 19. sayfasının sağ alt köşesine eklediği notu.) Saf acının gözlerine, yüzüne ve tüm bedenine yuva yaptığı adam; her şeyini onunla beraber dizayn ettiği odaya saniyeler öncesinde girmiş ve kendisini karısının burada oturup çalışmaktan zevk aldığı pencerenin önündeki masaya atmıştı. Günler önce burada oturup cıvıl cıvıl konuşan sevgilisinin yokluğu buz gibi odada, koynundaki soğukluk ve odadaki kül kokusuyla yeniden tokat gibi yüreğine çarptı. Yüreğine çarpan şiddetli tokat yüzüne yansıdı, sanki ilk defa anlıyormuş gibi afalladı. Bu kaçıncı ilk defa anlayışıydı bilmiyordu ama bildiği tek şey bu odanın kül kokmaması gerektiğiydi. Bu oda kül değil rüya kokmalıydı, çiçek kokmalıydı. En derinine kadar hissettiği kayıp vücudunda artçı depremlere neden oluyor, kalbi bu kaybı ölümüne reddediyor ve onun yaşadığı günler adına savaşıyordu. Gözyaşları birer birer okyanusun derinliklerini aratmayan gizemli mavi gözlerinden intihar etti. İntihar eden gözyaşıydı, sebebiyet verense beklenmedik kaybın acı verici ıstırabıydı. Acı geçmiyordu. Her farkına vardığında göğsüne bir bıçak gibi saplanıyor ve o bıçak sürekli daha derinlere görünmez bir güç tarafından nefesi kesilene kadar itiliyordu. Üstelik kan kaybından ölmüyordu; ölmeyi, ölebilmeyi ne çok isterdi halbuki. Bu düşünce imkansızlığına rağmen zihnini ele geçirmeye başlamışken derinlerde bir ışık parladı. O ışığın içinde dört güzel yıldız vardı ve ikisi daha cılız bir şekilde parlıyordu. Çekirdek ailesiydi bu yıldızlar. Karısı, kızı, oğlu ve kendisi. Bileğinde kızlarının ikisine de verdiği kaliteli bir iple örülmüş üzerinde ay simgesi olan bilekliği derisini yaktı. Bu yine de düşüncelerine engel olamadı. Ölemezdi belki ama ölüm için ölümün ta kendisi olmasına rağmen çocuk gibi heyecanlandı. Gözyaşları durmaksızın akarken hıçkırarak ağlıyordu adam, bu yaşına kadar hiç ağlamadığı kadar acı dolu ve hıçkırıklarının arkasına sığınmış sessiz ve gürültülü feryatlarla. Ölümün ızdırabı olan bir adamın sessizliği büyük bir gürültüydü. Göğsü sıkışıyor, aldığı nefes ona zehir olup ciğerlerini sızlatıyordu. Çığlık atmak istiyordu, bağırıp çağırmak ve bu evi, bu odayı yakıp yıkmak istiyordu. İçinde hep olan o vahşi dürtü şu an benliğini ele geçirmişti. En sevdiğinin kaybını kabullenemeyen ve inkâr edip onu geri alana dek tüm dünyayı yakabilecek bir dürtü şu andan itibaren ta kendisiydi. Tüm dünyayı yakacaktı ve bunun her saniyesinden zevk alacaktı. Ölecek olanların ruhlarını zevkle paramparça edecek; hiç acımayacak, hiç durmayacaktı. Karısının çok sevdiği elleriyle yine bir o kadar sevdiği saçlarına acımasızca asıldı. Düşüncelerinde birilerine işkence ediyordu. Kendine verdiği acıyı ise hissetmiyordu fakat vücudu tüm saflığıyla acıyı içine çekip alıyordu. Tanımlanmasına imkânı olmayan büyüklükte bir acıyı ömür boyu koynunda uyutacaktı artık. Hızını alamadı ve kendini yerden yere vurdu, odadaki tüm eşyaları fırlattı, çalışma masasının üzerindeki kağıtları yere saçtı; kağıtlar havada süzülürken üzerlerinde rengarenk ve parıltılı kalemlerle yazılmış kelimeleri görmek daha da hırslandırdı. Masayı devirdi, ayaklı abajuru yere fırlattı. Lamba kırılıp yere saçılırken çıkan sesler ne kalbindeki feryatları bastırabiliyordu ne de kendi sesini. Olduğu yerde kaldığında göğsü yerinden çıkacakmışçasına yükselip alçalırken teni ter içinde, nefesleri de hırıltılı ve düzensizdi. Islak bakışları odada dolandı, her bir zerresi sanki yeterince hissetmiyormuş gibi yeniden hatırlattı bu oda tüm yaşananları. Ortada bir yara vardı, sıradan bir yara değildi; yalnızca canından çok sevdiği birinin ellerinden kaymasına izin veren ve bu kaybın cezasını amacına ulaşana dek önüne çıkan herkesi dahil yok edecek birinin anlayacağı türden bir yaraydı. Bu yara öyle bir şeydi ki ne dikiş tutardı ne de kanaması dururdu. Ömrünün sonuna kadar açık kalıp hep t…