31. BÖLÜM
Yazar: Derya

"Benim ihtiyacım biraz yüreklendirme, biraz güler yüz, biraz da yolumun açılmasıydı; ama sen bunun yerine yolumu kapattın, tabi bunu kendime başka bir yol seçmem için iyi niyetle yaptın. Ne var ki ben bunu becerecek biri değildim." "Ama sen sözcüklerle kolayca hücuma geçerdin, ne söylerken ne de sonrasında birilerine acırdın, insan senin karşında tümüyle savunmasız kalırdı." "Sanki ortada asılacak biri var gibiydi. Gerçekten asılırsa ölürdü ve her şey biterdi. Ancak kişi asılma hazırlıklarına tanıklık etmek zorunda bırakılırsa ve ilmik gözünün önünde sallanırken bağışlandığını öğrenirse, yaşamı boyunca bunun acısını çekebilirdi." Ne tuhaftı ki genç bir delikanlı olmama rağmen Franz Kafka'nın babaya mektup kitabındaki, aklımda kalan her alıntıyı kendi hayatımda bulmuştum çoktan. Babamın her gün, ölmem için takacağı urganı hazırlayıp sallandırıyordu. Korku bir süre sonra umursamazlığa dönüşmüştü artık benim için. Umursamıyor, belki de görmezden gelmeyi seçiyordum. Bu da git gide üzerime yapışmış bir kılıf haline gelmişti. Arık yalnızca öldürmek için çaba verdiği günün gelmesini bekliyordum. "Cimrilik derin mutsuzluğun en sağlam belirtilerindendi." Ve baba yine ne tuhaftı ki sevgin bize o kadar cimriydin ki, ölmemiz için gün sayıyordu bakışların sanki. "K arşında özgüvenimi yitirmiş, yerine sonsuz bir suçluluk bilinci koymuştum." Baba ne tuhaftı ki özgüvenim senin karşında asla yoktu. Annesinin kanatları altındaki bir çocuk kadar savunmasızdım sana karşı. Ağzımı açıp karşında bir fikrimi beyan edemiyordum. Konuşmalarını her daim başımı suçluluk psikolojisiyle eğerek dinledim. Oysaki hiç suçlu değildim. Bir gün olur da yüzüne gerçekten bakarsam, gözlerinin içine kadar bakarsam sana olan kırgınlığımı haykırmak istiyorum. Bana yaşattıklarını göstermek istiyordum. ** Bozkurt elinde tuttuğu sigarasından son bir nefes alıp bakışlarını çocuk parkının içerisinde gezdirdi. Annesi henüz küçükken vefat etmişti. Ne çok özlüyordu oysa onu, gün geçtikçe ona olan ihtiyacı gelip göğüs kafesine oturuyordu sanki. Ağır bir acıyla kasılıyordu kalbi. Şimdi baktığı alanda, küçük çocuklar vardı. Aileleriyle beraber. Mutlu ve huzurlu aileleriyle beraber. Kimisi babasıyla, kimisi annesiyle, kimisi her iki ebeveyniyle gelmişti. İç çekti genç çocuk. Acıyan içini yine yansıtmadı. Alışmıştı içine atmaya. Sözleri birikmiş, dolu bir çuvala dönüşmüştü. Artık alışmıştı taşımaya içindeki çuvalı. Bazen ağır geliyordu zorluyordu ama bir köşeye de bırakamıyordu. Ne yaşarsa, ne hissederse onunla beraberdi "Babacım." Dedi genç bir oğlan çocuğu. Bozkurt istemsizce kulak misafiri oldu. Zira çok yakındaydı konuşmalar. "Efendim oğlum." Dedi küçük çocuğun babası. Bozkurt adamın sesindeki sevgiyle şaşırdı. Babalar böyle sevgi dolu olabiliyor muydu? Neden kendi babası da böyle değildi ki? "Sonra yemek yemeye de gider miyiz?" diye devam etti erkek çocuğu. "Annem de gelsin. Evde yorulmuştur hem." Genç adam oğlunun sözlerine gülerken Bozkurt ağırca yutkundu. "Olur oğlum. Annene sürpriz yapalım hadi." Elini tuttuğu oğluyla oradan ayrılan adamın arkasından mahur bakışlarla bakıyordu Bozkurt. Nedenini bilmiyordu babasının tavırlarının, bir yere bağdaştıramıyordu. Anlamıyordu. Gün geçtikçe anlamak için bir adım atmıyordu. Merakı törpülenmiş bir duyguydu artık. Ayağa kalktı yavaşça. Dün sabah babasından iş yaparken, yanlış ilerleyişi yüzünden nasibini almıştı. Vücudu acıyordu. Görünürde bir şey yoktu ama içi fazlasıyla ağır bir acıyla eziliyordu. Bacakları adım atmakta zorlanıyordu. Sırtındaki acı ise yüzünü buruşturmaya sebep oluyordu lakin Bozkurt dışarıya göstermemek için büyük bir uğraş veriyordu. Sırtında kendisini idare edecek sırt çantasıyla ağırca ama emin adımlarla devam etti, yürüdü. Son sınıfta okulda bir arkadaşından rastgele duyduğu askerlikle ilgili bilgiler zihnine kazınmıştı genç çocuğun. Babasının tavırlarından bıktığı anlar çoğalınca, o bilgi zihninde büyülü bir ışık gibi parlamıştı adeta. Araştırmaları sonucu o sınava girmişti. Hayata olan umutsuzluğunu bir kenar…