BÖLÜM 5: Bıçak Sırtı
Yazar: Dennis Soikan

SELAMLAAARRR <3 Bölüme başlamadan önce oy vermeyi , tepkilerinizi yorumlarda belirtmeyi unutmayınnn.. keyifli okumalar dilerim <3 BIÇAK SIRTI *** “ Kurt, dişini geçireceği avını gözünden tanır ama hain, merhameti kalkan yapar. En dondurucu ayaz, pusudaki kurşun değil, bir masumun sırtına bağlanan zamandır.” *** İPEK YAVUZOĞLU Hayat seçimlerden ibarettir. Attığımız her adım, yürüyeceğimiz yolu belirlerdi. Aldığımız her karar ya bizi inşa eder ya da yıkıma sürükler. Ben hayatım boyunca hep doğru seçimleri yaptığıma inandım. Kanunların çizdiği o keskin sınırların dışına çıkmamış, duygularımı cübbenin dışında bırakmayı öğrenmiştim. Ama tam şu anda salonun ortasında sırtını koltuğuma yaslamış uyuyan Yiğit’e bakarken, hayatımın en tehlikeli virajında durduğumu biliyordum. Bir tarafta bir savcı olarak yeminim, mesleki duruşum ve adli dosyası vardı. Şüphelerin odağında olup sanık sandalyesine oturtulmak istenen, suçlanan bir asker… Diğer tarafta ise gecenin karanlığında benim için dizlerinin üzerine çöken, bileğimdeki sızıyı kendi göğsünde taşıyacak kadar merhametli bir adam. Mantığım bana derhal mesafe koymamı söylerken kalbim, bileğimi tutan o nasırlı ellerin sıcaklığına çoktan teslim olmuştu. Bir tarafta vicdanım ve görevim, diğer tarafta ise kendimi çekilmekten alamadığım bir üsteğmen… Parmağımı alnına düşen bir saç telne dolamış onunla yavaşça oynuyordum. Göğsünün düzenli bir ritimle kalkıp inişini izliyor, sessiz salonda yankılanan derin, huzurlu nefes seslerini dinliyordum. Zihnimdeki tüm düşünceler, tercihler, seçimler… Parmak ucumun onun saçına temas etmesiyle darmadağın olup gitmişti. Gözlerimi bir an bile üzerinden ayıramıyordum. O karşımda böylesine masum bir güzellikte huzurla uyurken nasıl başka yöne bakıp gözlerime, kendime bu kötülüğü yapabilirdim? Saç tellerinden parmaklarıma, oradan tüm vücuduma huzurun dolduğunu hissediyordum. Gece boyunca bileğim için çırpınmıştı. Yanımda kalabilmek için uyduruğu yalan ise aklıma geldikçe gülümsememe neden oluyordu. Yiğit’in göğsü birden aldığı nefesle kabardı, arından göz kapakları kıpırdadı. Ben elimi çekmeye fırsat bile bulamadan, yeni uyanmanın verdiği mahmurlukla gülümsedi. Gözlerini bir anlığına açıp hemen geri kapadı ve doğrudan parmağımın sarılı olduğu saç tellerini hafifçe başıyla geriye doğru çekerek elime daha çok yaslandı. “Keşke bana hep böyle günaydın desen, savcım,” dedi, sesi uykunun mahmurluğuyla kalınlaşmış, baştan çıkarıcı bir tona bürünmüştü. Dudaklarının kenarı hafifçe yukarı kıvrıldı ama gözleri hala kapalıydı. “Saçlarımı böyle okşamaya devam ettiğin sürece uyanasım gelmiyor.” Bileğimdeki elini hafifçe sıkılaştırıp parmaklarını benimkilere kenetledi, ardından gözlerini ağır ağır açıp doğrudan gözlerimin içine baktı. “Bileğin nasıl?” “İyiyim,” dedim. Parmağımı saçlarının arasından yavaşça çektim ama elinin elimi tutan baskısının bozacak kadar da acele etedim. “Düne göre çok daha iyi. Acısı dindi en azından.” Yiğit gözlerini bir saniye bile üzerimden çekmeden oturduğu yerde hafifçe dikleşti. Saçları dağılmış, omuzları gecenin rahatsız pozisyonundan dolayı biraz tutumuş gibiydi ama yüzünde en ufak bir şikayet emaresi yoktu. “İyi ol da…” dedi, “yoksa bu gidişe ağaçtan balkona atlamaktan askerliği bırakıp hırsızlığa başlayacağım.” Gözlerimi devirip elimi onun avucundan kurtarmaya çalıştım ama Yiğit parmaklarını esnetip elimi daha da sıkı kavradı. “Tekrar yapmayacaksın o hareketi,” sesim istemsizce sert çıkmıştı. “Dördüncü kattan aşağı düşebilirdin Yiğit. Aklını mı kaçırdın sen?” Yiğit hafiçe öne doğru eğildi. “Kapağını açamadığın o kapının arkasında acıdan inlediğini duyduğum an, akıl falan kalmıyor bende İpek,” dedi. Bana mantıktan bahsetme. Senin canın yandığında mantık falan kalmıyor bende.” Ne söyleyeceğimi, ona nasıl bir sınır çizeceğimi yine şaşırmıştım. Yiğit Alp, yine aynı şeyi yapmış ve aklımı karıştırmayı kusursuzluka başarmıştı. Tam konuşmaya başlayacağı esnada çantamın içindeki telefonum zangır zangır çalmaya başladı. Ben kendi telefonuma uzanırken, se…