BÖLÜM 3: Çağrı
Yazar: Dennis Soikan

Çağrı *** Unuttuğunu sandığın şeyler seni beklemez. En zayıf anında adını fısıldar. *** GEÇMİŞ Fısıltı’dan Çocukluk bazı insanlarda bir anı değildir. Bazılarında yük gibi taşınır, yıllar geçse de omzundan düşmez. Sadece sessizleşir. Benim için hayat, sesini hala duyduğum ama yüzüne bakamadığım o çocukla başladı. Uzansam da dokunamadığım, konuşsam da sesimi duyuramadığım… Yiğit, o zamanlar da sessizdi. Konuşmayı sevmezdi ama konuştuğunda etrafında ki herkes pür dikkat onu dinlerdi. O küçük bedende bile lider ruhunu taşır, çocuklar arasında bir ağırlığı olduğunu gösterirdi. Sanki yaşıtlarından değilmiş gibi. Dizleri yara bere izleri içinde olurdu çoğu zaman, ellerindeyse hiç gitmeyen o toprak kokusu. Düşerdi ama ağlamazdı. Ağlamamayı marifet sanıyordu. Onun için gözden akmayan her damla bir güç gösterisiydi. “Ben güçlüyüm,” diyordu. Ben ise onun hep gerisindeydim. Yanında değil, arkasında. Beni hissettiğini bilirdim ama bana dönüp bakmazdı. Sanki orada olmam onun için görünmez bir güvenlik ağı gibiydi. Düşerse birinin onu tutacağını bilmenin verdiği rahatlıkla koşardı. O gün hava her zamankinden erken kararmıştı. Mahallenin üzerine çöken bulutlar griydi ve boğucuydu. Esen rüzgar sertti ve bir o kadar acımasız. Ancak Yiğit umursamıyordu. Yaşıtlarının çıkmaya cesaret edemediği o ürkütücü havada gezebilecek kadar cesur bir yüreği vardı. Parkın arkasında ki boş araziye doğru yol almaya başladı. Adımları yolu ezbere bilirmişçesine ilerliyordu ve ben, o adımların nerede son bulacağını biliyordum. Küçük Yiğit Alp Ulukan’ın en sevdiği yerdi o harabe yer. Büyüklerin ‘gitmeyin’ dediği ama asla nedenini söylemediği o yarım bırakılmış inşaat onun huzur bulduğu belki de tek yerdi. Kimsenin olmadığı yerlerde var olmayı benimsemişti nitekim. İçimde tarifsiz bir huzursuzluk peyda olmuştu. Sebebini bilmiyordum ama adımlarım ağırlaşmıştı. “Oraya gitme,” dedim beni duyduğundan şüphe ederek. Sesim, kendime bile yabancı gelmişti. Adımları giderek ağırlaştı ve durdu. Omzunun üzerinden bana bakarken gözlerinde merak vardı. “Neden?” diye sordu. Cevap veremedim. Neden gitmemesi gerektiğini bende bilmiyordum ama istemiyordum işte gitmesini. İçimde yeşeren kötü bir his vardı. Bazı korkuların kelimesi yoktu. Benim ki de öyle bir şeydi işte. İnşaat alanına ilk adımını attığında ayakkabısının altında ki toprağın dokusu değişti. Parkın sert, alışıldık zemini geride kalmıştı. Yağmurdan sonra kabaran toprak, üstten bakıldığında masum görünüyordu ama içine bastıkça ayağını yavaş yavaş yutan bir yapısı vardı. Yiğit bunu fark etmedi. O her daim olduğu gibi önüne bakıyordu. Önüne bakmayı etrafına bakmamaya tercih eden çocuklardandı. Hiddetle esen rüzgar yüzüme çarpıyordu. İnşaatın demirleri yağan yağmur ve rüzgar yüzünden tiz bir ses çıkarıyor, sanki birisi uzaktan iki metali birbirine vuruyormuş gibi yankılanıyordu. Bu ses içimde ki huzursuzluğu giderek büyütüyordu. Evren sanki orada olmamızı istemiyordu. Arkasından bakakalmıştım. Yürürken omuzları hafif öne eğikti. Sanki daha o yaşta, görünmeyen bir ağırlığı sırtına almış gibiydi. Onu durdurmak istedim ama bağırmadım. Bağırdığımda inadının uyanacağını biliyordum. Sesimi alçaltıp rüzgarın arasına karışacak kadar sakin tuttum. Yavaş, dedim kelimenin üzerine basarak. Yiğit Alp Ulukan, uzun zaman sonra ilk kez benimle inatlaşmadı. Ayakları yere sabitlendiğinde, öylece rüzgarın etrafa savurduğu yaprak tanelerini izledi. Dönüp bana bakmasa da beni duyduğunu hissediyordum. Ayakları yere tereddütle dokunuyordu. Ancak unuttuğum bir şey vardı. Yiğit, asla ona söylenen bir şeyi yapmazdı. Bir adım daha attığında ayakları altında ki betonun tonu değişti. O fark etmemişti ama ben etmiştim. Yüzey artık sert değildi. Aldatıcı bir yumuşaklıktaydı. O anda bana dönüp tebessüm eti. Çocukçaydı ama kendinden emin bir gülümsemeydi. Masum, zararsız ve bir o kadar da tehlikeli. Neler olacağını, nasıl bir tehlikenin eşiğinde olduğumuzu hissettiğimi biliyordu. O hep hissederdi, bana hissettirmese bile. Bu nedendir ki bana benimle konuşurk…