BÖLÜM 1: Kırk Yedi Saniye
Yazar: Dennis Soikan

BÖLÜM 1 KIRK YEDİ SANİYE Hayatta kalanlar, en ağır cezayı taşır; Hatırlamak. *** Yılların verdiği aşınmışlıkla üzerine oturulduğunda rahatsız hissetiren, ama operasyonun tüm yorgunluğunu bir nebze bile olsa üzerimden alan o eski deri koltuğun üzerinde yığılı haldeyim. Ruhuma, omuzlarıma binen yük öylesine fazla, öylesine derindi ki nefes almak bile bir görev haline gelmişti. Üniformanın ağırlığı artık kumaştan ibaret değildi; içinde taşıdığım isim, her yüz, her yarım kalmış cümle omuzlarıma çöreklenmişti. Ayakta duruyordum ama içimde bir şey çoktan yerle yeksan olmuştu. Karargahın dinlenme salonunda zaman ağır akardı. Televziyon açıktı ama ortamda yalnızca ses olması içindi. Bir yaşam belirtisi olduğunu hissetmek için. Ekranda akan görüntülerle zihnimde dönüp duran anılar arasıdna bir bağ kuramıyordum. Koltuğun kenarına oturmuş, ellerimi dizlerimin üzerinde birleştirmiştim. Parmaklarım titremiyordu artık. En azından bu acıya alıştığım günden beridir. En tehlikelisi de bu değil midir zaten? Alışmak. Bir saat önce, aynı bu ekranda, aynı cümleler dönüp durmuştu. “Kahraman askerlerimiz..” diye başlayan, gerçeğe hiç uymayan o cümleler. Söylenen her kelime, orada kalmış olanların üzerine atılan bir toprak gibiydi. Haber bülteni kırk yedi saniye sürdü. Ne bir saniye eksik, ne bir saniye fazla. Ekranın sağ alt köşesinde akıp giden saat, soğuk ve umursamazdı. Spikerin sesi ne titredi ne de duraksadı. Sanki söylenen şey altı insanın canı değilde hava durumu tahminiydi. Bayrak uğruna toprağa düşen altı can, siyah bir alt bantta kayıp gitti. Bir fotoğraf, birkaç fotoğraf ve sonrası sessizlik. Annelerin boğazında düğümlenen çığlıklar, babaların yere çöken dizleri, yarım kalan cümleler, yarım kalan hayatlar o ekrana sığmadı. Sığamazdı da. Çünkü kırk yedi saniye bir vedaya yetmezdi. Bir asker son nefesini verirken geçen zamandı belki o kırk yedi saniye. Bir annenin oğlunun botlarına son kez sarılması kadar kısa. Bir çocuğun “babam ne zaman gelecek?” sorusunun cevapsız kaldığı an kadar acı. Ve sonra spiker hiçbir şey olmamış gibi aynı tonla konuşmaya devam etti. “Şimdi sırada yeni zamlar var.” Yitip giden altı canın ardından gelen cümle buydu. Ölümle hayat arsında konmuş bir reklam arası gibi. Bayrağın ağırlığı, fiyat listesinin gölgesinde ezildi. Sinirle elime geçirdiğim kumandanın kapatma düğmesine bastım. Ekran karardığında ki yansımamla göz göze geldiğimde yüreğimden kopan tek bir duygu peyda olmuştu. İntikam. İntikam. İntikam. Kırk yedi saniyeye sığdırılmış bir yas, üzerine örtülen bir hayat ve hızla unutulması beklenen bir acı kaldı geriye. Ve o an bir kez daha anlamış oldum ki bazı ölümler toprağa değil, asıl ekrana gömülürmüş. Utanıyordum kendimden, yaşadığım hayattan. Gözlerimi kapattığımda yüzleri beliriyordu. Hiçbiri bana sitem etmiyordu. Hiçbiri neden hayatta kaldığımı sormuyordu. Asıl ağır olanda buydu. Eğer sorsalardı belki cevap verirdim. Belki kendimi savunurdum ama susuyorlardı. Ve o suskunluk, bir insan kendine verdiği en ağır cezaydı. Ben dönmemeliydim , diye geçirdim içimden. Ya da en azından... onlarla birlikte kalmalıydım. İçinde kaybolduğum düşüncelerden kulaklarıma dolan kapının açılma sesiyle sıyrıldım. O yöne bakmadım. Askerlerden birinin girmiş olduğunu düşünüyordum. Ancak ayak sesleri asker adımı değildi. Ne aceleci ne tereddütlü. Kendinden emin ama gösterişsizdi. Sanki “buradayım çünkü ait olduğum yer burası,” dercesineydi. Yorgun ama merakla kapıya döndüğümde gözlerimiz kesişti. Siyah, diz hizasında biten sade bir kaban giymişti. Omuzları düzgün, kesimi netti. Ne dikkat çekmeye çalışıyor ne de silik duruyordu. İçinde ki açık renk gömlek kabana sert bir kontrast veriyor, sanki “buradayım,” demeden fark edilmesini sağlıyordu. Pantolonu koyu tonlardaydı; topuklu giymemişti. Bu detayı özellikle fark etmiştim çünkü çoğu insan burada daha güçlü görünmek isterdi. Ama onun böyle bir amacı yoktu. Saçları omuzlarının biraz altına iniyordu. Dağınık değildi ama kusursuzda sayılmazdı. Yüz hatları keskindi; yumuşak bir güzell…