Kaybolan Bileklik
Yazar: Young Ladyyy

Şapkalarla çekilen komik fotoğrafların ardından iki aile sahil boyunca yürümeye devam etti. Gün batımı yaklaşmıştı. Gökyüzü turuncudan pembeye, pembeden mora dönüyordu. Deniz, güneşin son ışıklarını ayna gibi yansıtıyordu. Sahil cıvıl cıvıldı. Çocuklar kumdan kaleler yapıyor, sokak müzisyenleri eski aşk şarkıları söylüyor, satıcılar rengârenk balonlarla dolaşıyordu. Banu yürürken bileğindeki ince gümüş bilekliğe istemsizce dokundu. Annesinin üniversiteyi kazandığı gün hediye ettiği bileklikti. Hiç çıkarmamıştı. Yağız, onun bilekliğe her birkaç dakikada bir dokunduğunu fark etti. “Onun sizin için bir anlamı var galiba.” Banu kısa bir an duraksadı. Yüzündeki gülümseme yumuşadı. “Annemin hediyesi.” Yağız başını salladı. “Güzelmiş.” Banu şaşırdı. İlk kez onun sesinde alay değil, samimiyet vardı. Teşekkür edecekti ki… Sahilin biraz ilerisinden bir çığlık yükseldi. “Kaçtı! Tutun onu!” Küçük bir çocuk elindeki uçurtmanın peşinden koşarken Banu’ya çarptı. Banu dengesini kaybetti. Yağız refleksle kolundan tuttu. İkisi de birkaç saniye öylece kaldılar. Banu’nun kalbi öyle hızlı atıyordu ki kendi nefesini bile duyamıyordu. Yağız’ın eli hâlâ onun kolundaydı. Sıcak… Güven veren… Bir anlığına çevredeki bütün sesler silinmiş gibiydi. Sadece birbirlerine bakıyorlardı. Yağız’ın ela gözlerinde güneş batıyordu. Banu ilk kez o gözlerin ne kadar güzel olduğunu düşündü. Sonra hemen bakışlarını kaçırdı. “Te… teşekkür ederim.” Yağız yavaşça elini çekti. “Bir şey olmadı ya?” “Yok.” İkisi de aynı anda konuşunca istemsizce gülümsediler. Tam yürümeye devam edeceklerdi ki Banu bir anda bileğine baktı. Gülümsemesi dondu. “…Hayır.” Yağız hemen döndü. “Ne oldu?” “Bilekliğim…”Sesindeki titreme ilk kez Yağız’ı korkuttu. “Yok.” Banu telaşla kumların arasına bakmaya başladı. “Az önce buradaydı.” Dizlerinin üzerine çöktü. Elleri titriyordu. “Lütfen…” Yağız da hiç düşünmeden eğildi. “Merak etme buralarda bir yerdedir, çok bulucaz onu. Banu’nun gözleri dolmuştu.“O benim için çok değerli.” Yağız ilk kez onun bu kadar çaresiz hâlini görüyordu. Bir saat önce herkesle tartışan, laf yetiştiren kız gitmişti. Yerine üzülmemek için kendini zor tutan biri gelmişti. Yağız derin bir nefes aldı. “Banu.” Banu başını kaldırdı. “Bulana kadar buradan gitmiyoruz.” Sesindeki kararlılık, Banu’nun içine garip bir huzur bıraktı. İkisi de dizlerinin üzerinde kumları eşelemeye başladılar. Dakikalar geçiyordu. Gökyüzü kararmaya başlamıştı. Diğer aileler de aramaya katılmıştı ama sonuç yoktu. Tam herkes umudunu kesmek üzereyken… Yağız’ın eli kumların arasında sert bir şeye dokundu. Avucunu açtı. İncecik gümüş bileklik, güneşin son ışığında parlıyordu. “Buldum.” Banu nefesini tuttu. Koşarak yanına geldi. “G… gerçekten mi?” Yağız gülümseyerek avucunu uzattı. “Bence seni bırakmaya niyeti yokmuş.” Banu bilekliği eline alınca gözlerinden bir damla yaş süzüldü. Farkında olmadan Yağız’a sarıldı. Bir an… Sadece bir an… Yağız ne yapacağını bilemedi. Sonra yavaşça kollarını onun omuzlarına doladı. Denizin sesi… Martılar… Rüzgâr… Hepsi uzaklaşmış gibiydi. Banu, başını onun omzundan çektiğinde yaptığı şeyin farkına vardı. Yanakları kıpkırmızı oldu. “Şey… Ben…” Yağız da hafifçe gülümsedi. “Sanırım ilk kez bana kızmadın.” Banu utangaç bir kahkaha attı. “Çünkü… bu teşekkürü hak ettin.” İkisi de birbirine bakarken, kalplerinde adını koyamadıkları bir his usulca filizlenmeye başlamıştı. İlk kez, birbirlerine yalnızca “katlanmaları gereken biri” gibi bakmıyorlardı. İlk kez, ayrılırken gözleri birbirini arıyordu ve ikisi de bunun nedenini henüz bilmiyordu.