Bölüm 7
Yazar: matacoope

Arthur, babasının küçük mutfağında telaşla her şeyi yetiştirmeye çalışıyordu. Ocakta kaynayan demir kazan, içinde fokurdayan çam reçinesi ve kehribar çayı ile evi hafif tatlı ve odunsu bir kokuya boğmuştu. Uzun zamandır mutfağa girmediği için, birkaç kez malzemeleri devirdi. Uzun zamandır Nelson’la baba oğul olarak zaman geçiremedikleri için, dün gece babasının evinde kalmış, güneş doğar doğmaz da Barnabas usulü bir kahvaltı hazırlayarak babasını şaşırtmak istemişti. Arthur, ağır bir demir tavayı ocaktaki kor halindeki közlere yerleştirdi. İçine kurtboğan otundan elde edilen özlü yağdan damlattıktan sonra kaz yumurtalarını kırdı. Kaz yumurtaları yağda çıtırdarken, son dokunuş olarak üzerine baharatlı dağ peyniri dilimleri koydu. Hazırlıkları tamamladığında, derin bir nefes alarak ellerini dizlerine koydu. O sırada babası ağır adımlarla mutfağa girdi. “Ah, benden önce uyanmışsın, ben de ikimize bir şeyler hazırlayacaktım.” Arthur, babasının sesini duyunca gülümseyerek arkasını döndü. “Sürpriz yapayım dedim.” Nelson, mutfağında oluşan bulaşık yığınına bakarken güldü. “Savaş meydanını evime getirmişsin oğlum.” “Biraz öyle oldu.” dedi Arthur utana sıkıla. “Otursana, bak hem kehribar çayı da yaptım.” “Demek Barnabas üsulu ha? Aferin.” dedi Nelson, oğluyla gurur duyarak. Sandalyesini çekip otururken, masanın bolluğu karşısında kafasını salladı. “Seni, şövalyelik yerine aşçı yamaklığına mı verseydim acaba?” “Yani, daha sakin bir hayatım olurdu.” Arthur kıkırdayarak babasına bir bardak çay koydu. “Sıkılırdın sen.” “Doğru.” dedi Arthur, babasının şakasına gülerek tabakları masaya yerleştirdi. Birlikte kahvaltı ederken, eski günleri yad ettiler. Nelson’un gözünde Arthur hiç büyümemişti. Kehribar çayını ağır ağır karıştırırken, oğlunun hiç değişmeyen çehresine baktı. “Hatırlıyor musun?” dedi gülerek. “Küçükken, kahvaltıya oturmadan önce hep şövalye gibi yemin ederdin.” Arthur, ağzındaki lokmayı yutarken güldü. “Hatırlamam mı? Bana nasıl o kadar tahammül ettin anlamıyorum. Ben senin yerinde olsam…” Nelson, çayından bir yudum aldı ve başını iki yana salladı. “İnsan sevdiklerine tahammül etmez oğlum.” Arthur, babasının sözleri karşısında bir an duraksadı. Kaşığını elinde evirip çevirirken gözleri masadaki kırıntılara takıldı. Babasının, öz olmasa bile, bir öz babadan daha çok sevmesi her zaman içindeki yaralı çocuğu sarıp sarmalamıştı. “Güzel laf.” dedi, hafif bir gülümsemeyle. “Bunu bir yere yazalım.” Nelson, elini sallayarak oğlunu susturdu, bir yandan da gülüyordu. Arthur, çayından bir yudum alarak sırtını sandalyeye yasladı. “Barnabas’a dönmeyi düşünüyor musun?” “Kraliçe gitmediği sürece, hayır.” “Kraliçe’ye olan bağlılığın bazen beni ürkütüyor.” Nelson çayını bitirip boş bardağını masanın üzerine koydu. “Bağlılık değil de, ihtiyat diyelim.” “Neyin ihtiyatı baba? Gençliğinden beri Barnabas kraliyetine hizmet ediyorsun, artık kendi hayatının tadını çıkarma vaktin gelmedi mi?” “E ben ne yapıyorum zaten? Bir tane aslan gibi oğlum var bir tane de güzeller güzeli kızım. Bir insan daha ne isteyebilir ki? Hem yaş ilerledikçe insanın öncelikleri değişiyor.” “Peki o zaman, seninle bir gün daha kalsam, beni kovalamazsın o zaman?” Nelson’un gözleri ışıldadı, sonra sinsice güldü. “Çıkardığın bulaşıkları yıkarsan kalabilirsin.” “Şartların da pek ağırmış.” dedi Arthur gülerek ayağa kalkarken. Kaz tavasından geriye kalanları sıyırırken, babasının kendisini izlediğini fark etti. Nelson'un gözlerinde bir gurur vardı ama aynı zamanda dtam çıkaramadığı bir şey daha vardı. Arthur duraksadı. “Baba? Ne düşünüyorsun?” Nelson hafifçe başını salladı. “Bazen keşke daha uzun süre çocuk kalsaydın diyorum.” Arthur bulaşıkları suya daldırırken, mutfağın sessizliğini bozan sert bir kapı tıklatması duyuldu. Elindeki süngeri sıkarak babasına baktı. “Misafir mi bekliyordun?” “Hayır.” dedi Nelson sandalyesinden kalkarken. “Gidip bakayım.” Nelson ağır adımlarla kapıya yöneldi. Arthur, mutfakta durup süngeri sıkarken kapının açılmasını dinledi. Önce bir sessizlik oldu, ar…