Bölüm 6
Yazar: matacoope

Angela, mutfağa doğru hızlı adımlarla ilerlerken, zihni durmaksızın çalışıyordu. Vasidir’in ona sunduğu seçeneklerden hiçbiri özgürlük anlamına gelmiyordu. Sözde Kan Hakkı’nı kabul etmiş olması, gerçekten kabul ettiği anlamına gelmiyordu sonuçta. Mutfağa vardığında, içeride sadece üç aşçı vardı. Büyük bir kazan kaynıyor, içerideki hava sıcak ve baharat kokuluydu. Angela, başını hafifçe eğerek içeri süzüldü. Suratı kapalı olduğu için kimse ona dikkat etmedi. Tepsiyi masaya bıraktı ve hızla etrafına göz gezdirdi. Dışarı açılan bir kapı vardı ama orası fazla açıktaydı. Tam açık kapıya doğru adım atacağı sırada, aşçılardan biri seslendi. Tepsiyi ağzına kadar yiyecekle doldurmuştu bile. “Al götür şunu, ayak altında kalabalık etme.” Angela başını sallayarak tepsiyi tekrar aldı ama bu sefer yavaş hareket etti. Mutfaktan çıktığında, koridorun sonunda arka bahçeye açılan kapının açık olduğunu fark etti. Tepsiyi sıkıca kavrayarak koridorun sonuna doğru ilerledi. Kalbi, göğüs kafesinden fırlayacakmış gibi atıyordu. Vasidir’in sunduğu iki seçenek de onun için bir ölüm fermanıydı. Ama kaçış? Kaçış her zaman üçüncü bir seçenekti. İçinde yükselen korkuyu bastırıp derin bir nefes aldı, elinde yiyecek dolu olan tepsiye baktı. Kimsenin kölesi olmaya niyeti yoktu. Tepsiyi yere bırakıp acele adımlarla arka bahçeye çıktı. Bahçe hala hatırladığı kadar bakımsızdı, yerler çamur kaplıydı. Gözüne, bahçenin içine yerleştirilmiş o tanıdık ahırı kestirdi. Adımlarını hızlandırıp, ahıra doğru ilerlerken etrafını dikkatlice süzdü. Şansına bahçede şu an kimse yoktu. Kendisini ahırın içine atarken gözleri kaçırabileceği en sakin huylu atı aradı. En yakındaki gri at güçlü görünüyordu ama fazlasıyla irkekti. Yanındaki kahverengi at daha sakindi ama bacakları inceydi, uzun mesafeye dayanamayabilirdi. Ahırın en arka köşesinde, koyu kestane rengi, kaslı bir at vardı. Gözleri zeki ve uyanıktı, ama yerinde sakin duruyordu. Ona doğru usulca yanaştı. At bir an için başını çevirip ona baktı, sonra hafifçe kişneyerek başını salladı. Angela, boynunu okşayarak onu yatıştırmaya çalıştı. “Sakin ol.” Hayvanın ipini çözüp, yavaşça dizginlerini çekiştirdi. “Gel.” Derin bir nefes alarak ahırın kapısına doğru ilerledi. Kapının tam önüne geldiğinde, bahçeye hızlıca göz gezdirdi. Görünürlerde hala kimse yoktu ama bu sonsuza kadar böyle kalamazdı. Hızlı ve ani hareketlerden kaçınarak atı dışarı çıkardı ardından eyersiz atın sırtına atladı. Bacaklarını hayvanın yanlarına sıkıca bastırarak onu ileri sürdü. “Hadi güzelim.” dedi atın kulağına doğru. “Beni Galdorgrim’e götür.” At anında Angela’nın emrine itaat ederek, bahçeyi koruyan çitin üzerinden atlayıp geçti. Her adımda ayaklarının altındaki toprak eziliyor, çimenler hışırdayarak iki yana savrulurken durmadan devam etti. “Hadi kızım!” diye bağırdı Angela, atı daha da yürüklendirmeye çalışarak. Hayvan, sanki söylenenleri anlıyormuş gibi hızını artırdı. Önlerinde sık bir orman uzanıyordu. Arkasına bile bakmadan özgürlüğüne doğru sürdü. Verilen pelerin rüzgarda arkasında dalgalanırken, askerlerden topladığı ekipmanları bir bir söküp attı. At, çimenlerden toprak patikaya geçerken nal sesleri daha sert yankılanmaya başladı. Angela, hayvanın kulağına eğilip hafifçe fısıldadı: “Dayan, güzelim. Biraz daha.” Ormanın gölgelerine dalar dalmaz, çevresi bıçak gibi keskin bir karanlığa gömüldü. Güneş batmaya yüz tutmuştu. At aşırı hızlı gittiği için, önüne çıkan ağaç dallarına da çarpıp gidiyordu. Angela, alçak dallardan kaçmak için vücudunu atın sırtına iyice yapıştırdı. Angela, ormanın gölgelerinde gece boyunca at sürdü. Yıldızlar, ağaçların arasından sızan soluk ışıklarıyla yoluna rehberlik etmeye çalışsa da, sık ağaçlardan dolayı etrafı görmek imkansızlamıştı. At durmaksızın koşmaktan yorulmuş, Angela’nın göz kapakları ağırlaşmaya başlamıştı. Gece soğuktu. Pelerininin altına büzülerek atın sıcak gövdesine biraz daha yaklaştı. Yol boyunca farklı patikalara saparak ana yoldan kaçındı. Fakat saatler geçtikçe atın nefesi sertleşmeye, adımları ağ…