Bölüm 4
Yazar: matacoope

Lord Arthur, kalenin taş avlusunda oturmuş, yüzünü güneşe dönmüştü. Sonbaharın son demleriydi, hava hâlâ ılık ama rüzgârda yaklaşan kışın soğuk fısıltısı vardı. Gözlerini kapatıp derin bir nefes aldı, denizden gelen tuzlu havayı içine çekti. Birkaç dakika boyunca hiçbir şey düşünmemeye çalıştı ama dün gece aldığı günce sinirlerini bozuyordu. İsteksizce elini cebine attı ve defteri çıkarıp açtı. Kurumuş kan lekeleri her yerdeydi, defter ıslandığı için mürekkep akmış çoğu yazı okunamaz hale gelmişti. İç çekerek birkaç sayfa çevirdi ta ki okunabilecek bir şeyler bulana kadar. Denizin ortasında, buzlarla çevrili bir liman keşfettik. Haritalarda olmayan, denizcilerin bile adını anmadığı bir yer. Gemimiz, buzların arasında ağır ağır yol alırken, karşımıza sisin ardından yükselen kuleler çıktı. İlk başta gözlerimiz bizi yanıltıyor sandık. İskelede ne bir insan ne de bir ses vardı. İskele, en büyük ticaret limanları gibi geniş ve düzenliydi, ama terk edilmişti. Tahtalar sağlamdı ve en ufak bir çürük bile yoktu. Şehre adım attığımızda, garip bir şey fark ettik. Evler, dükkânlar, atölyeler her şey yerli yerindeydi ama tek bir insan bile yoktu. Masalarda hâlâ tabaklar vardı, fırınlar taze ekmeklerle doluydu. Binaların içini gezdikçe, duvarlara kazınmış tuhaf semboller gördük. Anlamını bilmiyorum ama denizciler arasında eski efsaneleri bilenler var. Deniz Cinleri diye anlatılan koca karı hikâyelerinde, böyle işaretlerden bahsedildiğini söyleyenler oldu. İşareti görenler, Deniz Cinleri’ne adak sunmak zorundaymış yoksa döndürmesi mümkün olmayan bir lanet musallat olurmuş. Onları susturdum. Mürettebatın kafasını boş inançlarla doldurmalarına izin veremezdim. Fakat o gece, sessizliğin içinde yankılanan bir ses duyduk. Ses insani değildi. Bildiğimiz herhangi bir hayvana da ait değildi. Mürettebattan biri, genç tayfa Adrian, ansızın dizlerinin üstüne çöküp dualar etmeye başladı. Yüzü solgundu, gözleri korkuyla büyümüştü. Onu ayağa kaldırmaya çalışırken, sanrılı sanrılı konuştu. “Adak verelim! Adak verelim!” Bunu duyunca diğer tayfalar arasında huzursuzluk başladı. Hepsi göz ucuyla birbirine bakıyor, aralarında fısıldaşıyorlardı. Tam o anda, limanın kıyısındaki su hareket etti. Önce hafif bir dalgaydı ardından iskeleyi koparıp alacak kadar hiddetlendi. Koşarak gemiye geri döndük… Arthur kaşlarını çatarak yazıya baktı, devamında mürekkep akmış ve yazılar tekrar okunamaz hale gelmişti. Sayfaları hızla çevirdi ama geriye kalan sayfalar da pek farksız değildi. Sayfaları çevirmeye devam ederken son sayfalara doğru zar zor seçilebilen soluk bir isim fark etti. Harfler kısmen silinmişti, ama dikkatlice bakınca okumak mümkündü. Amiral Telon Pagos Denizcinin ölmeden önce söylediği son isimdi bu. Birdenbire, rüzgâr şiddetlendi. Kalenin avlusunda, denizden gelen soğuk hava dalgası iliklerine kadar işledi. Sanki doğa bile ona bir uyarıda bulunuyordu. Avlunun köşesinden gelen ince bir gıcırtı duyunca kafasını hızla çevirdi. Kimse yoktu. Elleri üşümeye başladı. Defterin kapağını kapatıp cebine sıkıştırdı ve oturduğu yerden kalktı. İsimleri ve yabancıları babasından daha iyi bilen bir adam yoktu. Babasının yanına eli boş gitmek istemiyordu. Kaleden çıkarken, pazardan babasının en sevdiği tatlıcıya uğradı. Yıllardır aynı dükkânda çalışan şekerlemeci, Arthur’u görünce gülümsedi. “Ooo, lordum! Hoş geldiniz sefa getirdiniz.” dedi yaşlı adam ellerini önlüğüne silerken. “Hoş bulduk Raos, biraz bal badem verir misin?” “Tahmin edeyim, babanız için.” dedi şekerlemeci rafların arkasına uzanarak kâğıda sarılı bir kutu çıkardı. “Doğru bildin Raos efendi.” Arthur gümüş sikkeleri tezgâha bırakırken gülümsedi. Güzelce paketlenmiş tatlıyı alırken, dükkana o sırada giren genç bir hanıma göz kırptı. Genç hanım, Arthur’un kendisine göz kırptığını fark edince hafifçe başını çevirip utangaç utangaç gülümsedi. Açık kestane rengi saçları örülmüş, başının üstünde zarif bir iğneyle tutturulmuştu. Raos, Arthur’un bakışlarını fark edince boğazını temizledi. Arthur fazla oyalanmadan dük…