Bölüm 3
Yazar: matacoope

Angela hışırtılı şekilde önünü kapatan dalları sağa sola ittirerek açarken hemen sol çaprazında Bracha, sırtında Vasidir’i taşıyarak arkasından geliyordu. Angela ortasında kaldığı çıkmazdan bir kere daha tiksinerek yol göstermeye devam ederken, hayatta kalan askerlerden homurtu yükseldi. “Yolu bildiğine emin misin?” diye sordu Bracha soluk soluğa. Vasidir’i taşımaktan yorulmuştu. “Evet. Kırık Teker Hanı’na doğru gidiyoruz. Yaklaşık bir saatlik yol kaldı, güneş batmadan varmış oluruz.” “Biraz şurda duralım o zaman.” dedi Bracha, en yakındaki ağacın dibine Vasidir’i dikkatlice indirirken. “Peki.” Angela gözleriyle etrafı taradı. Sis biraz olsun dağılmıştı ve peşlerindeki askerler de saatler önce izlerini kaybetmişti. Bracha, Vasidir’i yere bırakıp dizlerinin üstüne çöktü ve yaranın durumunu kontrol etti. “Köylüden yaver olmaz diye boşuna dememişler. Şu haline bak, ilk okta insan devrilir mi?” Angela, Bracha'nın sert sözlerine hafifçe gülümsedi ama gülümsemesi kısa sürdü. İçinde bir burukluk vardı; Vasidir’in durumunu görünce, geyiği ıskaladığı için içi yine pişmanlıkla doldu. “Şans.” dedi Vasidir zar zor. Sesi tatlı bir böğürtlenin yumuşaklığına benziyordu; Angela, o böğürtlenin tadına bakma arzusuyla doldu. Saatlerdir adamdan hiçbir kelime duymamıştı ve ilk çıkan kelime şans olunca, ister istemez biraz sempati duydu. “Gruptan ayrılırsan öyle olur işte.” dedi Bracha. “Ya ok yersin ya da kurt kapar.” Vasidir, Bracha’nın sözlerine kısık bir kahkaha attı ama gülünce canı felaket derecede yandı. “Güldürmesene aptal.” “Şu Kırık Teker Hanı'na vardığımızda, umarım orada seni tedavi edecek biri vardır. Yoksa seninle daha fazla uğraşamayacağım.” dedi Bracha yorgun argın ağaca yaslanırken. Askerler üçlüye beş metre uzakta duruyordu. Vasidir’i taşımayı teklif etmişlerdi fakat Bracha onlara güvenmemiş ve kılıç kardeşini tüm yol boyunca sırtlanmıştı. Angela, Bracha’nın huysuz tavrına rağmen, sesindeki endişeyi duyabiliyordu, belli ki Vasidir’i gerçekten kardeşi gibi görüyordu. Kırık Teker Hanı, kaçaklar ve haydutlar için bir sığınaktı ama aynı zamanda tüccarlar ve gezginlerin de uğradığı bir noktaydı. Biraz soluklandıktan sonra tekrar yola koyuldular. Güneş batmak üzereydi. Sanki hana asla ulaşamayacaklarmış gibi hissetmeye başladıklarınd, çatanın üstündeki büyük kırık tekeri gördüler ve bütün gurup rahatlayarak oh çekti. “Ha gayret.” dedi Bracha adımlarını hızlandırarak. Bracha’nın aksine Angela adımlarını yavaşlattı. Kırık Teker Hanı’nın silueti belirginleştikçe ayakları geri geri gitti. Oraya girip girmemek konusunda kararsızdı, yıllardır peşini bırkamayan borç her gün katlanarak artmış, hancı borcunu ödemek dışında geri gelirse, Angela’yı zehirleyip öldüreceğini açık açık ima etmişti. Bracha, Angela’nın hana birkaç adım kala yavaşladığını fark etti. “Yürüsene.” “Ben girmesem daha iyi olabilir.” “Tartışmak için zamanımız yok, hem düello tekrarlanana kadar canın hala bana ait. O yüzden, yürü.” Gözlerini Bracha’ya dikerken boğazını temizledi. “Hana yüklü miktarda borcum var.” Bracha kaşlarını çattı. “Borcun mu var?” diye tekrar etti. Arkasındaki askerler merakla duraksamıştı. Vasidir, bilinci bulanık olmasına rağmen gözlerini araladı. “Evet borcum var. Hancı borcu ödemek dışında geri dönersem beni zehirleyeceğini söyledi.” “Harika!” diye burnundan soludu Bracha. “Bu kadar yolu tepene kadar borcun olduğunu söyleyemez miydin?!” Bir süre sessizlik oldu. Sonunda Vasidir, zayıf bir sesle konuştu. “Başka seçeneğimiz yok. Borcun neyse... hallederiz.” “On altı altın.” diye mırıldandı Angela. Bracha, duyduğu rakam karşısında olduğu yerde donakaldı. Askerlerden biri düşük bir ıslık çaldı. On altı altın… Küçük bir servetti. Angela başını öne eğip ayaklarını seyretmeye başladı. Utanç verici bir durumdu. Bracha, dişlerinin arasından sert bir küfür savurdu. “On altı mı dedin? Altı değil, dört deği, tam on altı mı? Neye borçlandın sen? Bütün hanı falan mı satın aldın, yanındaki arsalarla birlikte?!” “Sormasan daha iyi.” dedi Angela göz teması kurmamaya ç…