Bölüm 1
Yazar: matacoope

Ilık, karanlık bir haziran günüydü. Saat sabahın dördüydü ve Rible'nin güneyindeki çiftlikler sessizliğe bürünmüştü. Taş kulübelerin basamakları yosun tutmuş, rutubet kokusu sabah serinliğine karışıyordu. Uzakta, bir taş duvarın ötesinde bir grup sığır sessizce bekliyor, ara sıra içlerinden biri açlıktan bitkin düşmüş bir şekilde mölüyordu. Rible, bereketli toprakları ve geniş buğday tarlalarıyla tanınan bir bölgeydi. Yıllar boyunca nehirlerin suladığı verimli topraklar, halkına bolluk ve refah getirmişti. Fakat bu sene her şey farklıydı. İlkbahar yağmurları gelmişti gelmesine ama ekilen ürünlere hiçbir yararı olmamıştı, kıştan kalan tahıl stokları hızla tükenmişti. Çiftçilerin çoğu ekinlerini biçemeden kaybetmiş, hayvanları besleyecek yem bulmak zorlaşmıştı. Toprak açtı, insanlar da açtı. Göksoylu Tepesi’nden aşağı bakıldığında, Rible’nin tarlaları hâlâ geniş ve güçlü görünüyordu. Uzaktan bakan biri, buranın yıllardır kıtlıktan kırılmak üzere olduğunu asla anlamazdı. Fakat yakından bakınca her şeyin çürümekte olduğu fark ediliyordu. Solgun buğday başakları rüzgârda hüzünle sallanıyor, toprak derin çatlaklarla yarılmış haldeydi. Aç çiftçiler, yakında bir şeyler değişmezse isyan etmek zorunda kalacaklarının farkındaydılar ama isyan edemeyecek kadar da bitkin düşmüşlerdi. Rible’nin lordları ve beyleri şimdilik sessizdi, fakat kuzeyde işler daha da karmaşık bir hâl almaya başlamıştı… *** Angela düzenli bir şekilde nefes alıp veriyordu, hedefini vurmak için tek bir şansı vardı. Okunu çekip sakince yayın kirişine koydu, konumunu aldı ve nefesini tutup okunu sakince hedefine doğru bıraktı. Angela sisli günlerden küçüklüğünden beri nefret ederdi. Nişan almayı zorlaştırdığı gibi, görüş mesafesi de önemli ölçüde kayboluyordu bunlara ek olarak da geçmişinde hatırlamak istemediği günlere geri dönüş yapmasına neden oluyordu. Sisli günlerde hedefi tutturmakta her zaman zorlanmıştı, o zorlandıkça mentoru ve babası olan Bay Nelson, Angela’yı daha da zorlamış, Rible’nin sisli havasında avlanmaya alıştırmaya çalışmıştı. Hedefi vurup vurmadığından emin değildi ve bunu anlamanın tek bir yolu vardı. Yavaş adımlarla, geyiğin olduğu yere doğru gitti. Yaprakların hışırtısından ürken geyik Angela'nın varlığını hissettiği an zıplayarak oradan uzaklaştı ve sisin arasına kayboldu. Angela attığı okun nereye düştüğünü görebilmek için gözlerini kısıp etrafına baktı. Oku bulamayınca bu kadar acemice bir atış yaptığı için kendisine kızgın bir şekilde yerdeki küçük bir taşı ayağıyla ileri doğru tekmeledi. Taş yanında biraz toprakla beraber havada uçtuktan sonra tekrar yerle buluştu. Önüne düşen saç tutamını geriye attıktan sonra pelerinin kapüşonunu kafasına geçirdi ve topuğunun üzerinde arkasına döndü. Döndüğü an ise çığlık atmamak için sağ gelini ağzına kapattı ve ağacın dibinde kıpırdamadan yatan adama baktı. Angela ağzını kapattığı elini hafifçe ileri doğru uzattı ve içinden adamın karnına saplanmış okun, onun onu olmamasını diledi. Birkaç adım atmış ve saplanmış oka bakacakken ormanın içinde birden yükselen ses etraftaki kuşların aniden havalanmasına neden oldu. “Vasidir! Neredesin seni küçük sıçan? Hemen yola çıkmamız gerekiyor, koca kıçını kaldır da gidelim artık buradan, Rible’nin askerleri yetişmek üzere!” Angela olduğu yerde donup kalmıştı, adam hem yalnız değildi hem de ismini daha önce bir ilanda gördüğüne emindi. Hızlıca hareket ederek sağlam bir ağaca tırmandı, ortalığın karışacağını şimdiden hissedebiliyordu. Az önce Vasidir’e seslenen adam homurdanarak sırtındaki erzakları yere koydu ve hançerini çekip yanındaki ağacın kabuğuna sapladı. Hançerin ucuyla ağacın üzerindeki yosun bağlamış kabuğu kaldırdı ve hançerini ağacın derinlerine saplarken içine yayılan zevkin yüzüne de yansımasına izin verdi. Sonrasında çatırdayarak kopan kabuğu aldı ve parmakları arasında çevirmeye başladı, etrafta saçma sapan geziniyor ve aynı hareketi tekrarlıyordu ta ki bir anda Vasidir'in yerde tepki vermeden yattığını görünceye kadar. Elindeki kabuğu yere attı ve koş…