Zincirlerini Kıran Mimoza Tanesi
Yazar: Almina

Bölüm görselleri

Esaret olmasaydı cesaret olur muydu? Cesaret olmasaydı hür olunur muydu? 13 Haziran 2008 / İSTANBUL Liza Tam üç gün olmuştu. O lanet konuşmanın üzerinden koskoca üç gün geçmişti ama ne sesi gitmişti aklımdan ne de bıraktığı acı göğsümden. Odamdan ihtiyaç duymadıkça çıkmadığım gibi hiç kimse de gelip bakmadı bu kız öldü mü, kaldı mı diye. Uzun bir aradan sonra yeniden ölümü arzuluyor olmak, ölmek istemekten bile daha acı vericiydi. Yüzümdeki, vücudumdaki yaraları bile unutmuştum. Unutamadığım, aklımdan ve kalbimden bir an olsun çıkaramadığım tek bir şey vardı; tek bir kişi, Rüzgâr. Bir Rüzgâr'ın esmesini diledim kuzeyden. Alıp götürsün istedim beni. Nereye gittiğimi, nereye gideceğimi bilmeden. Sadece gitmek, en uzak diyarlara savrulmak istedim. Artık o kadar korkmuyordum. Özgür olmak, hata yapmak, düşünmeden içimden geldiği gibi konuşmak istiyordum. Ya da susmak... Avazım çıktığı kadar susmak. Ağlamak istiyordum, kahkahalarla ağız dolusu ağlamak; gülmek istiyordum mesela, için için. Suç muydu bunlar, günah mıydı? Alt tarafı yaşamak, var olduğumu hissetmek istemiştim. Ama bunların hiçbirini yapmaya hakkım yoktu benim. Yine de kalktım ayağa. Tüm cesaretimi toplayıp aynanın karşısına geçtim. Az da olsa insana benzemiştim. Gözümdeki şişlik büyük ölçüde inmişti ama çevresindeki yeşile çalan mor halkalar hâlâ oradaydı. Dudaklarımdaki şişlik geçmiş, kenarındaki kurumuş yaraysa yerini sevmiş olacak ki ayrılmaya niyet etmemişti. Alnımdaki çukur... İşte o gidecek gibi görünmüyordu. Yatıya gelen misafir gibiydi. Tabii ben de Jülide Bozbeyli'nin kızıydım, misafiri kapı dışarı etmek bize yakışmazdı. Hâliyle o da yerleşip kalmıştı. Bugün günlerden pazartesiydi ve ben okula gidememiştim. Kim bilir Poyraz nasıl merak etmişti beni. Derin iç çekişimi duymuş mudur acaba? Umarım duymamıştır; bazen duymamak en iyisiydi, en hayırlısı. Keşke ben de bazı şeyleri hiç duymamış olsaydım. Tıpkı şu an kapının açılışını duyduğum gibi. Odamın kapısı açıldı ve Özge, kırmızı çiçekli elbisesiyle yanıma yaklaştı. Yüzüme baktı; gözlerime, dudaklarıma, alnıma ve göremediği birçok yarama. Benimkilerden bir ton koyu güzel gözleri doldu ama yine de gülümsedi. Hiçbir şey sormadı, bu konuyla ilgili tek kelime etmedi. Çünkü yaşken eğmişlerdi bizi; yedisinde ne isek on yedisinde de o kalacak kadar eğildik, büküldük, hırpalandık... Yüzüne daha fazla bakamayıp yatağın kenarına oturduğumda o da hemen yanıma ilişti. Dayanamayıp yüzünü örten güzel saçlarından öptüm. "Seni çok özledim abla," dedi gülümsediğini sanarak. Bakışları yeniden alnımdaki yarayı buldu. Gözlerindeki buğuyu görür görmez gülümsedim. "Meleğim... Ben de seni çok özledim," dedim yanaklarına küçük buseler bırakırken. Tüm çabasına rağmen dayanamayarak, "Çok acıyor mu abla?" diye sordu. Biraz daha güçlü gülümsedim. "Hiç acımıyor ablacığım." Oysa bilmiyordu, acıyan yerlerim bile acı çekiyordu. "Annem nerede meleğim?" "Mutfakta abla, Antalya'dan getirdiklerimizi dolaba yerleştiriyor." Annem, her şeye bir yer buldu hayatında ama bir bizi sığdıramadı hiçbir yere. Çok mu büyüktük, çok mu ağırdık? Neden bizi sığdıramadın kalbine, anne? "Tamam ablacığım. Hadi sen odanda biraz kitap oku, ben de birazdan geleceğim yanına." "Peki abla ama geç kalma." "Kalmam meleğim, merak etme." Özge odasına geçerken ben de aşağı kata indim. Özge'nin de dediği gibi mutfaktaydı annem. Buzdolabının teknesine sebzeleri yerleştirip pencerenin önündeki köşe koltuğuna oturdu. Bedeni oturuyordu ama ruhu çoktan kalkıp gitmiş gibiydi. Elinde sigarası, sırtında nedensizce taşıdığı yükleri vardı, bir de sigarası gibi yanıp giden hayatı. İnsan bunu kendine neden yapardı? İnsan avazı çıktığı kadar bağırmak isterken neden çığlık çığlığa susardı? Kadınlar neden hep susmak, susturulmak zorunda kalırdı? Sahi annem neden susuyordu? Hadi ben ondan korkuyordum ya o, o kimden korkuyordu? Neden bizi de kendi sessizliğiyle boğuyordu? Annem; bir gün kendiyle beraber beni de cehennemine sürüklediğini, beni kendi karanlığına hapsettiğini, beni kendi elleriyle…