Korku Dolu Bekleyiş
Yazar: Almina

Bölüm görselleri

Neydi korku, korkaklığın dışavurumu mu? Bırakın beni korkak olayım, yeter ki korkunç olmayayım. 10 Haziran 2008 / İSTANBUL Liza Koşar adımlarla girdim bahçe kapısından içeri. Benim kapıdan girdiğimi görmeden gitmezdi hiçbir zaman. Güvende olduğumu görmek isterdi. Haklıydı kendince. Aileydi sonuçta; koruyan, kollayan, sarıp sarmalayan... Ama bilmiyordu, kendi elleriyle gönderiyordu beni cehennemin dibine. Bize hep yabancılardan korunmamız gerektiği öğretilmişti. Tanımadığımız insanlara güvenmememiz, karanlık sokaklarda yalnız yürümememiz, başımıza bir şey geldiğinde ailemize sığınmamız... Peki insan ailesinden nasıl korunurdu? Bunun bir formülü var mıydı? Varsa neden kimse öğretmemişti bize? Neden bir türlü ödenemezdi anne ve babanın hakkı da kimse çıkıp evlat hakkından bahsetmezdi? Onlar kendi iradeleriyle bizi dünyaya getirebiliyorken, biz onların çocukları olmayı seçmeden geliyorduk bu dünyaya. Öyleyse neydik biz onların? Evladı mı? Oyuncağı mı? Kölesi mi? Yoksa malı mı? Sizi bilmem ama ben hem hiçbir şey hem de bu saydıklarımın hepsiydim. Kim olduğumu, daha doğrusu ne olduğumu kendime yeniden hatırlatıp kiremit rengine boyanmış, ev görünümlü beton yığınına doğru ilerledim. Devasa bir bahçenin ortasına kurulmuş oldukça lüks bir villaydı. Dışarıdan bakıldığında imrenilesi, içinden baktığında ise iğrenilesi bir yerdi. Zengin bir muhitte yaşıyorduk. Ailemin maddi durumu da oldukça iyiydi. Ne işle meşgullerdi? Belki enteresan gelecek ama bunu henüz ben bile bilmiyorum. Dedem, yani babamın babası Ahmet Efendi'nin Antalya'da hatırı sayılır miktarda narenciye bahçesi vardı. Babaannemin aramızdan ayrılmasının ardından toparlanamamış, dünyevi işlerden elini eteğini tamamıyla çekerek bahçelerin idaresini iki oğluna bırakmıştı. Yavuz amcamların Almanya'ya yerleşme kararıyla bütün iş babama kaldı, diyemeyeceğim. Çünkü babamın yaptığı işe pek iş denmezdi. Hasat vakti gider, tüm ailenin hakkı olanı yüzü hiç kızarmadan cebine atar, halalarımla Yavuz amcama da sus payı niyetine bir miktar koklatırdı. Amcam, başlarda halalarımın haklarını alabilmeleri için epey mücadele etmişti. Lakin halalarım, babamla annemin şerrini üzerlerine çekmektense kendi yağlarında kavrulmayı yeğlemişlerdi. Susmuşlardı yani. Tıpkı benim yıllarca yaptığım gibi. Alnımda biriken ter damlalarını yakıcı güneşe bağlayıp zile bastım. Kapıyı annem açtı. Omuzlarına dökülen siyah saçlarını bileğindeki tokayla sımsıkı topladı. Ne hoş geldin dedi ne de yüzüme baktı. Sanki kapıda duran ben değilmişim gibi arkasını dönüp mutfağa yöneldi. "Kapıyı yavaş kapat. Cihan yorgun, uyuyor çocuk." Vah minik yavrusuna. Duyan da inşaattan geldi sanır. Sızdı kaldı demiyor da... Kapıyı yavaşça kapatıp omzumdaki çantadan telefonumu çıkardım. On sekiz dakika otuz altı saniye de eve gelmiştim. Derin bir nefes verip içimden bir oh çektim. Jülide Bozbeyli'nin kanun hükmündeki kararnamesinin dışına çıkmamış, şimdilik azat edilmiştim. Ayakkabılarımı çıkarıp kahve tonlarına boyanmış kasvetli koridordan bir an önce kurtulmak için odama çıkan merdivenlere yöneldim. Henüz üçüncü basamaktaydım ki kulaklarımda dolanan sesle olduğum yerde kaldım. "Bekle!" Aldığım emirle hemen arkamı döndüğümde annem, elindeki telefonla yanıma geldi. Güzel yüzünde her zamanki gibi tek bir mimik yoktu. Ne düşündüğünü anlamak, bu yüzden mümkün değildi. Sanırım ben annemi hiçbir zaman anlayamayacaktım. "Son aramalara gir!" Telefonu elime tutuşturdu. Çok konuşmazdı annem. Konuştuğunda ise emir dolu, kısa cümleler kurardı. Neden kendisi bakmak yerine benim bakmamı istediğini anlamamıştım. Yine de sorgulamadan söyleneni yaptım. Hoş, onun hiçbir buyruğunu sorgulamaya hakkım yoktu zaten. Ekranı açıp son aramalara girdim. "İsimsiz bir numara var." O baktı, ben baktım. Neden bakıştığımızı bilmiyordum, sormaya cesaretim de yoktu. Bir şey söylemesini bekledim. "Kimin numarası bu, anne?" Soruyla birlikte iki kaşının arasındaki belli belirsiz çizgi belirginleşti. Saçma bakışmamıza son veren ise annem değil, Özge oldu. "Ablaaaa!" Merdiven…