Bir MimoLiza Masalı
Yazar: Almina

Bölüm görselleri

Bazı masallar bir varmış, bir yokmuş diye başlamazdı. Çünkü bazı masalların başı olmadığı gibi bir sonu da olmazdı. Bölüm başlarındaki tarihlere dikkat edin canlarım, bir süre lise zamanlarına gidip geleceğiz. Kafanız karışmasın. Bol bol yorum atmayı da unutmayın olur mu 😽 10 Haziran 2008 / İSTANBUL Liza "Yeryüzünün derinliklerinde ıssız mı ıssız, uçsuz bucaksız bir orman varmış..." Siz hiç, bir sese sarılıp uyumayı istediniz mi? Bir ses, sadece bir ses nasıl olur da sonsuz huzuru vaat edebilirdi? Huzur vardı sesinde, şefkat vardı, aşk vardı. Ve tüm benliğimi esir alan o aşk, şu anda baş ucumdaydı. "Bana o sevimli yüzünü yedirtme, Mimoza Tanesi!" Sevimliydim, onun yanında hiç olmadığım kadar sevimliydim. Çünkü mutluydum. Keşke ben bu kadar utangaç olmasaydım da ''Hadi yesene, Rüzgâr Yavrusu,'' diyebilseydim ona. Öyle kaplıydım ki onunla, bana her yapacağına gözüm kapalı razı olabilirdim. Ama bunu dile getiremeyecek kadar utangaç ve de korkaktım. Sırtımı yasladığım akasya ağacının gövdesinden uzaklaştırıp yüzüne baktığımda fazla ciddi ve anlamlı bakışlarını görünce yaramazlığıma bir son verme gereği duydum. O çok güzel bakıyordu; çok anlamlı, çok derin. Simsiyah gözlerinde sarı yansımalar vardı. Gözleriyle aynı renk gür saçlarının tutamları alnına dökülmüştü esen rüzgârla. Üzerinde okulun lacivert eşofman altı ve beyaz tişörtü vardı tıpkı ben de olduğu gibi. "Tamam sevgilim, yaramazlık yok," dedim tatlı tatlı. Okulun koridorlarında belirdiği anda sadece öğrencileri değil öğretmenleri bile dik duruşu, karizması, asi bakışlarıyla titreten Poyraz Eroğlu, küçük bir Mimoza'ya masal anlatıyordu. Hem de kendi yazdığı bir masalı. Rüzgâr'ın Mimoza'ya duyduğu ölümsüz aşkın masalını. "Güldüğün an anlatmayı bırakırım," dedi uslu durmamı tembihler gibi. Bu defa usluydum oysa ama hafif ciddi, hafif sevimli ses tonuyla uyuyan yılanı uyandırmış olabilirdi. Haylaz bakışlarımla tamamen ondan tarafa döndüm. Amacım onunla uğraşmaktı ama tam da o an siyah saçlarına yeni düşen bir yaprakta asılı kaldı bakışlarım. "Rüzgâr Yavrusu..." dedim saçlarındaki yaprağa uzanırken. "Deli miyim ben, neden durduk yere güleyim ki... Hem tanımıyor musun sen beni?" Saçma bir soruydu, çünkü beni benden iyi tanıyordu ve bu gerçekle kıvrılıyordu tadını deli gibi merak ettiğim dudakları. Haylaz yüzüme imayla bakarken bakışları benim gibi kısa bir anlığına dudaklarıma indi. Ama hızla yeniden gözlerime tırmandığı gibi yaprağı tutan elime asılıp beni kendine doğru çekti. Eli bileğimde, gözleri gözlerimde, nefesi tenimdeydi. O bana çok yakındı ve bu çok tehlikeliydi. "Tanıyorum..." dedi boşta kalan elinin tersiyle yanağımı okşarken. Her temasında çıplak ayaklarımla ateşin üzerinde yürüyormuş gibi yanıyordum. Beni incitmemek için gösterdiği özenle de duygulanmadan edemiyordum. "Ben kendimden çok seni tanıyorum. Seni yaşıyorum, seni hissediyorum." Elimde tuttuğum yaprağı yavaşça serbest bıraktığımda yanağımda gezinen parmak uçları, sol elmacık kemiğimin üzerinde durdu. Bakışlarındaki hayranlık, dokunuşundan daha beter utandırıyordu beni. Daha fazla dengemi bozmasına izin vermeden sırtımı yeniden ağacın gövdesine yaslayıp gözlerimi boylu boyunca uzattığım bacaklarıma indirdim. "Hoşuna gidiyor, değil mi beni utandırmak?" "Doğru, hoşuma gidiyor." Güzel nefesi saçlarımdaydı, bana nefes olan kokusuysa her yanımda. "Ama utanman değil." "Utanınca kızaran yanakların..." Dokunuşu yüzümde ağır ağır dolaştı. "Kabaran tenin..." Parmak uçları bir tüy hafifliğinde boynuma süzüldü. "Büzülen dudakların..." Gözleri dudaklarıma indi. "Ve o sarılaşan gözlerin..." Siyah bakışları dudaklarımdan gözlerime yükselip sarılarıma daldığında daha fazla dayanamadım. Başımı eğip tırnaklarımla eşofmanımın kumaşını didiklemeye başladım. "Sen birazcık öteye mi gitsen acaba?" diye mırıldandığımda kulaklarıma tatlı bir gülüş doldu. "Sen neden gitmiyorsun?" "Ben gidemem ki..." "Ben ölsem bırakamam ki..." "Taklit etme beni." "Bak bakalım sen bana." Boynumdaki elime dokunduğunda bakışlarım ona döndü. "Senin kız…